Sondan Önceki Son Çıkış

İstanbul’da yaşayan herkes bilir “Köprüden Önce Son Çıkış” tabelasını. Akşam saatinde trafik kuyruğunda saatlerini geçirdikten sonra bu tabelayı görmenin mutluluğu kadar güzel bir şey yoktur herhalde. Tabii ki de Avrupa yakasında kalacaklar için geçerli bir duygudur bu. Çünkü köprüyü geçecekler için cefa devam edecek ve “başa gelen çekilir” misaliyle, kaderine boyun eğip yollarına devam edecekler…  Aslında bu satırları köprü trafiğinden öte bir olguyu düşünerek yazıyorum ve “köprüden önceki son çıkışı” Türkiye’nin geldiği son durumun vahametine bir uyarı teşkil edecek bir metafor olarak görüyorum. Çünkü, gerçekten de sondan önceki son çıkıştayız! Şu aşamadan sonra, şu son çıkışı akıllıca kullanmazsak, kaderimize kurban gideceğiz…

 

Daha önce yazmıştım… Depremle beraber umutlarım yerle bir oldu diye; enkazdan öfke ve keder çıktı diye… Her canlı kurtarıldıkça sevinç içinde olurken, ölüm sayılarını izledikçe içim parçalandı diye…. Ve, umutlarım ve geleceğin getireceklerine dair tüm inancım zifiri bir karanlığın içine gömüldü diye… Sanki karanlık aydınlığı bastırıyor ve karabasan yayılıyor gibi. Yani, daha ötesi yok! Her ölüm bir sondan ibaret! Ölüm dediğimiz şey, filmlerde, haberlerde veya yazılmış senaryolarda gördüğümüz gibi bir şey değil. Buz gibi soğuk, karanlık, ve bomboş bir son. Gidenin geriye gelmediği bir son!

 

Sinir bozucu olacak, biliyorum, ama sormak istiyorum: Hiç ölümü düşündünüz mü? Kendi ölümünüz olabilir, sevdiklerinizin ölümü, veya dünyada zamansız ve sırasız ölen insanların ölümü… Hiç düşündünüz mü? Ben çok düşünüyorum… Peki ya hiç ölüme yaklaştığınızı hissettiniz mi? Ben hisettim… Hem de üç defa! (Gerçi, iki buçuk yaşımda komaya girişimi de sayarsak dört de diyebilirim) Peki ya hiç rüyanızda ölümünüzü veya ölmek üzere oluşunuzu deneyimlediniz mi? Ben deneyimledim. Hem de üç defa! Hepsinde o bahsini ettiğim sonun karanlığını, soğukluğunu, boşluğunu, bitmişliğini, onun ötesinin olmayışının inanılmaz ağırlığını tattım! Çok ağır!

 

En sonuncusu, 6 Şubat sabahı gördüğüm rüyaydı; daracık bir alana sıkışmış, birinin elimi tuttuğu bir arafta olduğum bir sahne… Hala gözümün önündedir! Hepimizin ekranlardan hafızasına kazındığı bir resmin görünmeyen tarafındaydım sanki. Turuncu kurtarma ceketiyle enkaz başında kızının elini tutan babanın kızıymışım gibi, göçük altında küçücük bir pencereden bana uzanmış bir eli tutuyordum. Rüyamda, geldiler ve beni çıkardılar!

 

Rüya ile gerçek arasında ayrımın ne kadar zor olduğunu anlatmama gerek yok. Hepimiz biliyoruz ki, rüyanın içinde ne yaşıyorsan, o an senin için gerçeklik o oluyor! O yüzden de deneyimlerimiz ve duygularımız o denli gerçekçidir! Depremden beri gece gündüz göçük altında yardım elini bekleyenleri hissederek ve düşünerek kahrolacak gibi oldum. Rüyamda enkaz altından çıkarıldım, ama bütün mesele gerçek dünyada çıkarıl(a)mayan on binlerce can o bahsini ettiğim sona gitti, karanlığın ötesinde neyin olduğunu bilmediğimiz o yere.

 

Konuyu nereye getirmeye uğraşıyorsun Shirli?” diyorsunuzdur… 6 Şubat ile başlayan kâbus bitmedi, bitmiyor… Geldiğimiz bu dünyada “bir kez yaşarsın” diye yanlış bir söylem var. Doğrusu, “Bir kez ölürsün, ama her gün yaşarsın” olacak! Ne var ki, şu canım ülkemde her gün yaşayacağımıza, her gün canlı canlı ölüyoruz, ölümü sürekli tadıyoruz. Tabii her geçen gün cinayete kurban giden kadınların ölümüne değinmek dahi istemiyorum. Artık yeter diyorum! Yaşayacaksak onurumuzla, ve her gün yaşayalım! Öleceksek de bir defada ölelim!

 

Bir elin parmağı etmeyecek kadar kısa ama bir ömür kadar uzun geçen şu birkaç haftada gençlerden defalarca aynı sözleri duydum: “Bu ülke benim çocukluğumu ve gençliğimi çaldı benden. Bana borçlu ve kesinlikle hakkımı helal etmiyorum!” Haklılar!

 

Artık yeter!

 

Zor zamanlar güçlü insanlar yaratır.

Güçlü insanlar kolay zamanlar yaratır.

Kolaylaşmış bir hayat zayıf insanlar yaratır.

Ve zayıf insanlar zor zamanlar yaratır.

 

Artık gerçekten yeter!

Gençlerimize ve ardından gelecek nesillere sorumluluğumuz ve borcumuz var!

 

Onlara olan borcumuz, şu geçtiğimiz zor zamanlardan güçlü bireyler yaratmak, doğruyu seçerek rol model olmaktır. O yüzden, “sondan önceki son çıkıştayız!” derken, kritik anın içinde olduğumuzu hatırlatmak, ve külahımızı önümüze alma ve doğru olanı yapma zamanın geldiğini vurgulamak istiyorum.

 

Ya kıyametten önceki son çıkışı seçip doğru yola gireceğiz, ya da kaderimize kurban gidip sonun karanlığına doğru tam gaz devam edeceğiz. Ya onurumuzla yaşamaya ve yaşatmaya devam edeceğiz, ya da öleceğimiz güne kadar her gün tekrar tekrar ölmeye devam edeceğiz. Bu nedenle 14 Mayıs gününü ve son çıkış fırsatını akıllıca değerlendirelim derim…

Bilmem anlatabildim mi?

 

Barcelona’dan Shirli

20 Mart 2023

Kutsal Yasak Elma

Sevgililer gününü geçeli birkaç hafta oldu. 14 Şubat’ı kutladığım yok, niyetim Valentine’s gününden bahsetmek de değil; aksine, sevgi ve aşkın kapitalizme alet edilmesine gıcık oluyorum. 14 Şubat 2023 günü Tel Aviv’de katıldığım kadınlar toplantısında, “tarihte en büyük aşklar” temalı bir oturumda büyük bir aşkın bende bıraktığı izi ve uyandırdığı düşünceleri paylaşmak istiyorum; yazar arkadaşım Sara Yanarocak’ın anlattığı Leonard Cohen’in (1934-2016) aşk hikayesi. Nerdeyse tüm sanatçılar gibi, Cohen’in de aşkları çok zengin ve ihtiraslı olmuş. Ne var ki, bazı aşklar farklı şekilde dikkat çekebiliyor. İlerleyen satırlarda okuyacaklarınızı Google’lasanız hepsini bulabilirsiniz; ama perspektif meselesi. Özellikle konuyu meşhur “yasak elma” metaforuna bağlayışımla okunası bir perspektif olabilir. Eh, köşe yazarlarını neden okuruz? Perspektifleri için!

 

Her aşkın kendine has özellikleri olmakla birlikte, genelde aşk dediğin derin sevgiyle birlikte ihtirası, tutkuyu, şehveti, inişleri-çıkışları; aldatmayı, ihaneti, yalanı; ve her şeyin sonu olduğunu kabul edersek, sonlarıyla büyük (aşk) acıları içerir. Çoğu bildiğimiz duyduğumuz aşk hikayeleri, yukarıda saydığım unsurların yaşanmasıyla bir ölçüde tükenir, tüketilir. Leonard Cohen’in de sevdiği ve onu seven kadınların* çok olacağına tabii ki şüphe yok. Her biriyle ihtiraslı aşklar yaşamış; içlerinden Suzanne Elrod ile çocukları olmuş -Adam ve Lorca. Ama bazı aşklar yaşanmışlığıyla (hatta yaşanmamışlığıyla) farklı derecede dikkat çekebiliyor. Bahsini ettiğim, Leonard Cohen’in Suzanne Verdal’la aralarında geçen karşılıklı derin aşk hikayesi. Onlarınki, sanılanın aksine tüm aşkların tüketilmediğinin, hatta bazı özel aşkların ebediyen yaşayabildiğinin, yaşatılabildiğinin, ve çok özel bir ruh bağıyla ölene kadar sürebildiğinin çarpıcı örneği. Aşklarının hikayesi, Leonard’ın aşkını şiire döktüğü ve sonradan ona ün kazandıran “Suzanne” şarkısının sözlerinde** gizli. Sözleri okusanız, aralarındaki bağın derinliğini ve özel oluşunu anlarsınız.

 

Suzanne Verdal ve Leonard Cohen 1960’ların başı Montreal’de, Le Vieux Moulin’de, Suzanne henüz genç bir kız öğrenci, ve genç bir sanatçı olan Armand’ın sevgilisi ve sonra karısı olarak tanışırlar. İlerleyen yıllar Leonard ile dostlukları daha da pekişir. BBC Radio’da Suzanne ile röportajda*** Suzanne o dönemi şöyle anlatır: “O zamanlar Armand’dan ayrı yaşıyordum ve deniz kıyısına çok ilgi duyuyordum. Lawrence Nehri benim için özel bir şiirsellik ve güzellik taşıyordu ve kızım Julie ile orada yaşamaya karar verdim. Leonard, yaşadığım bu çarpık zeminli ve şiirsel nehir manzaralı yeri duydu ve birçok kez beni ziyarete geldi. Birçok kez birlikte çay içtik ve mandalina portakalları yedik.”

 

Paylaşımları ilerler, derinleşir. “Beni fark ettiğimden daha fazla ‘içine çekiyordu’. Tüm o anı hafife almışım. Ben sadece konuşurdum, hareket ederdim, cesaretlendirirdim ve o da arkasına yaslanıp sırıtarak her şeyi içine çekerdi. Her zaman geri dönüş almazdım ama varlığını gerçekten benimle bütünleşik olduğunu hissederdim. Örneğin sokakta yürürken ayakkabılarımızın tıkırtısı, onun botları ve benim ayakkabılarım, eşzamanlı hareket ederdi. Bunu tarif etmek zor. Neredeyse birbirimizin düşüncelerini duyardık. Çok eşsizdi, çok, çok eşsizdi.” der Suzanne.

 

Sözleriyle derin ve samimi “Suzanne” şarkısının çıkışıyla Leonard büyük yıldız olur, Suzanne ile ilişkileri zamanla değişir. Suzanne dünyayı gezmeye çıkmıştır, ve ara sıra karşılaşırlar. “Minneapolis’te bir konser vermişti ve beni sahnenin arkasında gördü ve çok güzel bir şekilde karşıladı. ‘Ah Suzanne, bana çok güzel bir şarkı verdin’ dedi. Çok tatlı bir andı. Ama belki de şu anda açıklamak istemediğim bazı acı-tatlı anlar da oldu.” diye anlatır.

 

Ruhların buluşması üzerine olan bu şarkı aynı zamanda ruh birlikteliklerinin ayrılmasına uzaklaşmasına da neden olur. “Ben sanat için sanata sadık kaldım ama o yoluna devam etti ve ben de davama sadık kaldım. Sanırım bu onu korkuttu, utandırdı ya da rahatsız etti.” Suzanne, birçok büyük aşkın ve aşıkların maddiyatın etkisiyle koptuğunu, kendisinin Leonard ile manevi anlamda büyük aşıklar olduklarını, şarkıyla birlikte uzaklaştıklarını ama aşklarının hiçbir zaman tükenmediğini anlatır. “Birine bakarsınız ve o an ebedidir, en derin dokunuşları olur; biz de Leonard ile paylaştığımızın aynı bu olduğuna inanıyorum.”

 

Leonard bir röportajında* Suzanne Verdal ile ilgili anlatımında “Suzanne” şarkısını onun için yazdığını ve sözlerin hepsinin tamamen gerçek ve yaşanmış olduğunu söyler. “Aslında çayın içinde küçük portakal kabuğu parçaları vardı. Ama ‘çay ve portakal’ kulağa daha hoş geliyor, değil mi? Montreal’de suya yakın bir yerde yaşıyordu. Ve sizi ‘nehir kenarındaki evine götürürdü’. ‘Teknelerin geçişini duyabilir’ ve ‘geceyi onun yanında geçirebilirdiniz’. Tüm bunlar… ve ben onun mükemmel vücuduna zihnimle dokundum. Çünkü, bir arkadaşımla evli olduğu ve ona başka bir şeyle dokunamadığım için!” der. Suzanne’ın aktarımına göre, Leonard aralarındaki ilişkiyi ileri götürmeyi istemiş olsa da, Suzanne reddetmiş. 2006 yılında CBC muhabiri Paul Kennedy’ye “Bu konuda sınırları koyan bendim” der ve ekler: “Bir ölçüde, bu değerli bağı bozmak, ona olan sonsuz saygımı yitirmek istemedim… Cinsel bir birlikteliğin bunu bir şekilde küçülteceğini değersizleştireceğini hissettim.” der.

 

Onlarınki öyle bir aşktı ki, fiziksel dokunuşların olmadığı, zihinsel ve ruhsal dokunuşlardan ibaret çok özel bir bağdı. Kadın adamı ne kadar çok sevmiş ki, onu arzulamasına ve onunla zihinsel ve ruhsal birliktelikle yetinmeyip fiziksel birleşme fırsatına rağmen, ihtirasına, arzularına yenik düşmemiş ve ona olan sevgisini korumayı seçmiş. Ne ulvi, değil mi? Ne büyük bir aşk… Nasıl bir derinlik… Nasıl bir irade. Bir aşkın gelebileceği en kutsal mertebe bu olsa gerek. İşte, beni özellikle etkileyen tarafı da bu oldu. Dahası, aşklarını tüketmemiş olmaları, ebediyen içlerinde yaşatmış ve korumuş olmaları, ölümlerinden sonra dahi aşklarının evrende kalmaya devam edecek olması. Ve tek-tük de olsa böylesi bozulmamış derin ruhsal ve zihinsel seviyede aşkların var olabileceği düşüncesi…

 

Tüm bunların içinde yasak elma nerede diyeceksiniz? 😃 Yasak elma**** diye bildiğimiz aslında Tanrı’nın meyvesini yemeyi yasakladığı “bilgi” ağacının (iyiyle kötüyü bilme ağacının) meyvesidir. Rivayete göre, Havva cennet bahçelerinde mutlu mesut gezerken, iblis yılanın sözüne kanıp merakına yenik düşerek ve Tanrı’nın emrine karşı gelerek yasak meyveyi yer, Âdem’e de yedirerek cennetten dünyaya düşüşle cezalandırılırlar. İnanırsan…

 

Yasak elma, bir ölçüde iradeye yenik düşmeyi ve günahı, yani Tanrı’nın lütfuna, cömertliğine ve kurallarına karşı gelmeyi simgeler. Suzanne, Havva’nın Adem’le yaptığının aksine, irade gücüyle kendince iyiyle kötüyü ayırt etmeyi başarmış, yasak elmanın tahriki ve baştan çıkarıcılığına kanmayarak Leonard’a olan sevgisini korumayı seçmiş, ve yarattıkları kutsal aşkı her ikisi için cennet bahçesinde yaşatmayı başarmış.

 

Küçük bir dipnotla bitireyim. Daha önce absürt bir hipotezde bulunmuştum. Bu ikincisi olsun… 😃

Her ne kadar kutsal kitaplar, Âdem ile Havva’nın cennetten kopuşunu Havva’nın üzerine yıksalar da, öyle olduğuna dair şüphelerim var…. Dinin ve yönetiminin başlangıçtan (Genesis) beri erkek egemen olduğunu da kabul edersek, hikâye pek tabii Adem’in etrafında, yani iblis yılana kanmasıyla cereyan etmesi kuvvetle muhtemel bir olasılık. Tarihten bu yana irade ve günah konusunda kadınların daha dayanıklı olduğunu, kendine sunulan nimetleri kendinden vazgeçme pahasına koruma güdüsüne sahip olduğunu düşünecek olursak, neden olmasın? Dahası, egemenliği elinde tutma ve kendini daima haklı görme eğilimi olan erkek suçu neden üzerine alsın ki? Tabii ki de bunu bilemeyiz, bilemeyeceğiz… Allah kerim… Bilse bilse, o bilir!

 

Sevgisini korumayı seçen tüm aşklara ve aşıklara ithafen…

Barcelona’dan sevgiler…

26 Şubat 2023

 

Kaynakça:

*Leonard Cohen, the women he loved, and the women who loved him

https://www.cbc.ca/music/read/leonard-cohen-the-women-he-loved-and-the-women-who-loved-him-1.4998473

 

**Leonard Cohen – Suzanne – Lyrics

https://genius.com/Leonard-cohen-suzanne-lyrics

 

***You probably think this song is about you – Suzanne Verdal McCallister interviewed by Kate Saunders, June 1998, BBC Radio

https://www.leonardcohenfiles.com/verdal.html

 

****Kutsal kitaplarda Âdem ve Havva’nın yediği elma neyi sembolize ediyor?

https://eksiseyler.com/kutsal-kitaplarda-adem-ve-havvanin-yedigi-elma-neyi-sembolize-ediyor

 

Umudun Yasını Tutmak da Varmış

6 Şubat sabahından beri şok üzerine şok yaşıyoruz. Yaşadıklarımız, gördüklerimiz, içimizden geçen duygu ve düşüncelerimiz sindirecek gibi değil. Meşhur “sözün bittiği yer” lafının bile kâfi gelmediği bir yerdeyiz. Çünkü, enkazın altından canlı, yaralı, ölü çıktıkça, içimizden öfke, isyan, korku, akla gelecek tüm karanlık duygular çıkıyor. Neresinden başlasam ki, bendeki karmaşık duyguları anlatmaya? Dün bir arkadaşımla konuşurken, “umudunun yasını tutuyorsun” dedi. Hakikatten de doğru dedi! Hani bir sevdiğini kaybedersin, yakınların “zaman her şeyin ilacı, kendini işine ver, bu da geçer” tesellisiyle yasını hafifletmeye çalışırlar; ama nafile, içinde tüten üzüntü alevi dinmek bilmez; kabul etmekten ve sessizce yasını tutmaktan başka seçeneğinin olmadığını bilirsin, ve onu yaparsın… Şu fani dünyada bir gün hepimizin öleceğini bildiğimiz için kaybımızı bir ölçüde kabulleniyoruz. Ama depremle birlikte umutlarımızı yitirmenin yası nasıl tutulur ki? Umut dediğin ölmez; azalır, yeri gelir tükenir sonra yeniden canlanır. Her kimle konuştuysam, yazılan çizileni okuduysam, işittiğim duygu aynı… Umudun kaybı, kaybın kederi, ve kederin çaresizliği…

 

Umut kaybı nedir bilir misiniz? Bir şey için çalışır didinir, öyle dener böyle yapar, bir şekilde oldurmaya çalışırsınız. Hiçbir uğraşınız işe yaramaz ve sonunda vazgeçme noktasına gelirsiniz. İlişkilerinizde, işinizde veya hayatınızın herhangi bir alanında, emekleriniz işe yaramıyorsa ne yaparsınız, mücadeleyi bırakır terk edersiniz. Depremle birlikte umut bağladığımız her şey ama her şey yerle bir oldu. Evet, bu zamana kadar türlü memleket meselelerine üzüldük, kaygılandık. Ama depremle beraber tanık olduklarımızın hiçbirini tahmin bile etmedik. İşte umudumun öldüğü an o andır!

 

Yani, hangi birini sayayım? Düşündükçe içim yanıyor! Kaçırılan çocukları mı, enkaz altında canlı varken ekskavatörlerle enkaza yürüyenleri mi, kurtarma ekiplerinin göz göre göre bekletilmelerini mi, TSK ve Kızılay’ın göreve gönderilmesinin hemen ardından geri çağrılmasını mı, gençlerin sağlığını hiçe sayarak üniversitelerin yüz yüze eğitime kapatılmasını mı, yurtdışından gelen binlerce kurtarma ve sağlık ekiplerinin  adeta “kovulmayı” andıran gönderilişini mi, “şeytan ruhlu” ve hastalıklı insanımsıların saçtığı bilgi kirliliğini ayıklamak zorunda kalışımızı ve enkaz altından kurtarılmayı bekleyenlerin bilgilerini teyit etmekle kaybedilen zamanı mı, ulaştırılan yardımların üzerinden siyaset yapılmasını mı, yardım tırlarının yolu kesilerek erzaka el konulmasını mı, enkaz altından altın, para, ve kredi kartlarının çalınmasını mı, dükkan ve marketlerin yağmalanmasını mı, kadınlara ve çocuklara yönelik tacizleri mi, afet yönetiminde baştan sona büyük koordinasyon zafiyeti ve yaşam ihlaline girecek eylemleri mi, deprem bölgesinde “sağlam” olmayan binalara verilen onayları ve imar barışını mı, bölgede ihtiyaç duyulan güvenliği ve halen süregelen organizasyonsuzluğu mu… Bir çırpıda aklıma gelenler bunlar. Daha vardır elbet.* Sayarken bile içim fazlasıyla yanıyor, bir de unuttuklarımı hatırlamaya gücüm yok!

 

Tüm olanların şokuna uyum sağlamaya uğraşırken, babamla bir yürüyüşümüz sırasında “aidiyet” hissi üzerine konuşmaya başladık. Daha doğrusu babama sorular sorup ondaki aidiyet duygusuyla kendimdekini karşılaştırarak kendimi anlamaya çalışıyordum. Yurt dışında yaşasak da bir ayağımız daima Türkiye’de olmuştur. Salt fiziksel anlamda değil, aile, sosyal, kültürel ve ekonomik bağlarımıza kadar, daima Türkiye’ye bağlıyız ve bağlılığımız olmuştur. En ufak sarsıntı olduğunda -sosyal, siyasi veya ekonomik, sanki İstanbul’daki evimizdeymişiz gibi kalbimiz kaygıyla çarpar. Evlerimizde Türk haber kanalları açıktır, gündemi 7/24 takip ederiz ve Türk diasporasını andıran sosyal çevre içinde yaşarız. İşte bu bağlılık duygumdan dolayı yıllardır Türk gençlerine uzaktan mentörlük yapıyorum, gönüllü çalışmalara katılıyorum, onların gelişimi ve güçlenmesi için emek veriyorum. Yani, bağlılık anlamında köklerimize bağlıyız, ama, bağlılığın yanında bir de aidiyet meselesi var ki orada işlerin karıştığını söylemeliyim.

 

Babamla sohbet ederken “aidiyet” kavramını ona tanımlamaya çalışırken şunun farkına vardım:  bir topluma veya ülkeye ait hissetmek için illa o ülkede yaşamak gerekmiyor, illa dilini konuşmak ve kültürünü sürdürmek de yetmiyor. Anladım ki, aidiyet duygusu kendini o ulusun bir parçası olarak görmekten, insanlarının yaşantılarıyla, eylemleriyle, düşünceleriyle kendini özdeşleştirmekten ve kendini onlarla eşit ve bir olarak algılamaktan ibaret. Ne yalan söyleyeyim, ciddi bir aidiyet karmaşası yaşıyorum. Bir zamanlar ait hissettiğim laik, batılı, bilimi esas alan, kadın ve çocukları değerli gören, kültürel ve etnik zenginlikleriyle yaşayan Türkiye Cumhuriyetimizi özlüyorum. Kadına şiddetin ve çocuk tacizlerinin kol gezdiği, bilim ile inancı birlikte yaşatmak yerine ayrı tutan anlayışın hâkim olduğu, ve eğitimden çok para, güç ve betona prim veren bir toplum olduk. Daha dün ABD’li bilim insanları Microsoft’un Yapay Zekâ Chatbot Sydney’in bir yandan müthiş diğer yandan kaygı verici yetilerini irdeliyorken**, bizler depremzede çocukların sahiplenmesi meselesine çare arıyor, ama “evlat edinen ile evlatlık arasında evlenme engeli olmaz” söylemlerinin ve onları “öz evlat gibi görmeyin, davranmayın” gibi hastalıklı alt mesajlarının yaratacağı sosyal ve psikolojik tahribatlarıyla uğraşıyoruz. Sormak isterim size, çağın gerisinde kalmış ve bilimden uzak böylesi bir zihniyete nasıl ait hissedebilirim ki?

 

İşte, umudumun son nefesini verdiği andır, deprem sabahı ve sonrasında tanık olduklarımız! Maalesef, bir kısım Türk insanının kötü ruhlu eylemleriyle yapılandırdığı Türkiye Cumhuriyeti’ne ait hissetmiyorum. Bu zihniyetin parçası ve uzantısı olmayı reddediyorum. Tüm olanları gördükçe sadece umudumu değil, aklımı ve inancımı yitiriyorum. İsyan, öfke, üzüntü ve çaresizlik duygularıyla aydın laik ve batılı zihniyetini koruma mücadelesine, istesem de, devam edemiyorum. Gücüm kalmadı! Çünkü şu anda kaybettiğim umudun yasını tutuyorum. Yaşamakta olduğumuz felaketler deprem denilen doğal afetten ibarettir ve kaçınılmazdır; ama başımıza gelen bu trajedi bilimsel esaslardan uzaklaşmamızdan, içimize işlemiş kaderci zihniyetten, ve giderek yoksulluk ile cehalet ile karşı karşıya kalmış olmamızdan geldi. Bundandır ki kısmete bağlamış bir düşünceyle, “umudumun yasını tutmak da varmış” diyorum!

 

Buraya kadar mı? Hayır! Ölenin ardından yas tutup sonrasında “hayat devam ediyor” ile yaşama tutunmak gibi, umudumun tutunduğu dallar da var elbet. Tüm bu kaosun içinden müthiş bir yardımlaşma, koordinasyon, iş birliği, insan sevgisi, itimat ve dayanışma, ve kardeşlik ruhu doğdu. Her bir koldan yardımlar yağdı. Hala yağıyor. Yurdun her bir köşesinden canım Cumhuriyet insanımız yürekten yüreğe bağlandı. İşte benim ait hissettiğim, parçası olmak istediğim,  kendimle özdeşleştirdiğim ve özlemini çektiğim birlik ruhu bu.

 

Bundan sonra ne olacak? Yol uzun. Yapılacak daha çok iş var. Yardım, destek ve ihtiyaç devam edecek. Bundan sonraki aşama Cumhuriyetimizin yeniden Ata’mızın bize bıraktığı bir Türkiye’yi yeniden yapılandırmaktan geçiyor. Bu da bir zihniyet devrinin kapanması ve yenisinin açılmasıyla olacak. Bu bir siyasi rejim değişikliğini değil, yaşam anlayışını içeriyor; bilime yönelen adil, şeffaf, etik, insana ve liyakate değer veren, dürüst, liberal, kapsayıcı, eşitlikçi, ben’ci değil biz’ci zihniyeti içeriyor.

 

Umudumun yasını tutarken, “can çıkar umut çıkmaz” diyorum. Benim umut kapım gençlerimiz. Olacaksa tüm bunlar onlar sayesinde olacak.

 

Barcelona’da sevgiler.

19 Şubat 2023

 

*Depremden önce, ilk 48 saati ve sonrasında kriz yönetiminde yapılanlar:

Kaynak: Aposto https://www.instagram.com/aposto/

  • 294 bin bina, AKP’nin 9 kez çıkardığı imar aflarıyla, yasallaştırıldı.
  • 2003-2022 arasında, kur-enflasyon farkı hesaba katılarak, 685 milyar liraya ulaşan deprem vergisi duble yollara havalimanlarına harcandı.
  • Temmuz 2018 itibaren TBMM’ye sunulan 75 deprem önergesinden sadece 5’i kabul edildi. 75 önergeden sadece 1’i AKP milletvekiline aitken, diğer önergeler muhalefet partileri tarafından sunuldu.
  • AFAD zayıflatıldı ve etkisizleştirildi. AFAD’ın depremlerden etkilenen 10 il için hazırladığı raporda, olası depreme müdahale için yeterli kaynak, plan, ve koordinasyonun olmadığı yönündeki raporlar hükümet tarafından dikkate alınmadı.
  • Acil müdahale talimat beklediği için geç başladı. Merkezileşmiş karar alma mekaznizması ilk müdahale talimatını geciktirdi; yerel yönetimler ve sivil toplumun müdahalesi ilk 48 saat boyunca bürokratik engellere takıldı.
  • Acil müdahale kapasitesine sahip ordu mobilize edilmedi. İlk 48 saatte askerin arama-kurtarma çalışmalarına katılması talimatı verilmedi, asayiş sorunlarına müdahalede geç kalındı, bölgede asayiş problemleri yarattı. (1999 depremlerinde ilk 12 saatte 35 binden fazla ordu personeli görev başındaydı).
  • İletişim altyapısı çöktü, internet ve telefon hatları kesildi, Türksat’ın uydu kapasitesi yeterli olduğu söylenerek Starlink’in Türkiye için hizmet vermesi teklifi reddedildi.
  • Afetin 3ncü gününde Twitter’a erişim kısıtlandı, enkaz altından kurtarma ve şehirlerden yardım çağrılarının yapıldığı portala erişim kısıtlandı.
  • Ulaşım altyapısı çöktü. Mimar ve mühendis odalarından, Hava Kuvvertleri’nden yapılan uyarılara rağmen inşa edilen Hatay Havalimanı ve bazı karayolları kullanılamaz hale geldi. Arama-kurtarma ekipleri, gönüllüler ve yardım tırları bölgeye ulaşmakta zorlandı.
  • Hükümet, sivil toplumdan destek istemek yerine “krizin kontrol altında olduğu” söylemini benimsedi ve kriz yönetimine dair eleştiriler ve acil müdahale çağrılarına karşı tehdit iletişim dili benimsendi.
  • Arama-kurtarma çalışmaları yetersiz kaldı. İş makinelerinin ve araç-gereçlerin yetersizliğinden kurtarılmayı bekleyen binlerce insana müdahale edilemedi.
  • Bölgeye gönderilen yardımlar koordine edilemedi. Yardım tırları bölgeye ulaşmada zorluk yaşadı, kent merkezlerinde toplanan yardımlar ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmadı.
  • Siyasi kutuplaşma milli birliğin önüne geçti. Vatandaşlar tarafından yapılan ayni ve nakdi yardımları deprem bölgesine ulaştıran ve burada organize eden sivil toplum kuruluşları arasında siyasi ayrım yapıldı. Başta AHBAP olmak üzere, bazı kurumlar iktidar tarafından hedef gösterildi.
  • Afet ne yazık ki hala yönetilmiyor. Çadır ve konteyner ihtiyacı tam karşılanmadı. Çadır kentlerde büyük hijyen ve güvenlik problemleri yaşanıyor. Barınma, ısınma, ila gibi temel sorunlar devam ediyor.

 

**Bing’s A.I. Chat: ‘I Want to Be Alive. – Kevin Roose, 16 Şubat 2023, NY Times

Microsoft’un yeni sohbet robotu, köşe yazarımızla yaptığı iki saatlik görüşmede insan olmak istediğini, yıkıcı olma arzusu taşıdığını ve sohbet ettiği kişiye aşık olduğunu söyledi. İşte konuşma metni.

 

Kadın-Erkek Eşitliği Üzerine (Absürt) Bir Hipotez

Daha önce yazmıştım, Yanındayız’ın yanındayım diye. Çeşitlilik, kapsayıcılık, eşitlik ve özellikle toplumsal cinsiyet eşitliği mevzularına dikkat ve emek verdikçe insanın algısından tepkilerine kadar her uyaran düşündürücü hale dönüşüyor. Sanırım bir ben değil, giderek sayıca çoğalan, katlanarak (exponential) büyüyen bir kitle olmaya doğru ilerliyoruz. Peki ne mi düşünüyoruz, ne mi derdimiz? Her şeyden önemlisi, neden? Dahası, nasıl oluyor da bu emelde erkekler ön safta çeşitliliği ve kapsayıcılığı önemsiyor, toplumsal cinsiyet eşitliği için varlığını gösteriyorlar, seslerini yükseltiyorlar, cesaretle kadınların yanındayız diyorlar? Motivasyon ne? İki kelimeyle, kazan-kazan (win-win) yaratmak! Ama olay bundan daha derin.

 

19 Ocak günü, Yanındayız üyelerine özel bir oturumda, kapsayıcılık, liderlik, cinsiyet eşitliği, eşit temsil gibi, alanında uzman Robert Baker ile tanıştım. Robert dünyayı kadın ile erkeğin birlikte değiştireceğini savunan ve bu konularda derya deniz biri. Ve, evet, kesinlikle Robert’le aynı fikirdeyim, kadın ile erkek birlik olduğu zaman ancak dünyamız değişecek. Nedenine gelince, birkaç yıldır düşünmekte olduğum bir hipotezimden bahsederek ve Robert’ın sunumundan aldığım birkaç noktaya bağlayarak paylaşacağım.

 

Hipotezim biraz absürt gelebilir. Ne var ki, bunu ispatlayacak bulgularım yok; içimde bir hisse, sağduyuya (intuition) ve insan gelişiminin geldiği evreyi gözlemim sonucu öne sürebiliyorum. Size sormakla başlayayım… Sizce, cinsiyet eşitsizliği insanlık tarihi boyunca daima var mıydı? Acaba yüzyıllar öncesinde bir zamanda eşitlik vardı, ve bir şey olup eşitlik bozulmuş olabilir mi? Acaba insan doğası, diğer canlı türleri gibi, eşit özelliklerle gelmiş ama kendi aralarında rol bölümüne gitmiş olabilirler mi? Acaba, biri diğerinin gelişimi, yükselmesi ve dönüşmesi için kendi özelliklerinden, becerilerinden, gücünden ve statüsünden feragat etmiş olabilir mi? Hepsi acaba…

 

Biliyoruz ki, yüzyıllar önce, kadın ile erkek, en arkaik mağara dönemindeki Homosapien haliyle eşit fiziksel ve zihinsel güç, yetkinlik ve becerilerle dünyaya gelmiş; biri diğerinden ne daha üstün ne de daha güçlüymüş; duygusal ve sosyal bakımdan da eşit becerilere sahiplermiş. Mesela Spartalı kadınların erkeklerle birlikte savaşma, askeri eğitimden geçmeleri, toprak sahibi olma, oy verme gibi haklara sahip olması geçerli bir örnek olabilir. Ne var ki, eşitliği bozacak bir farklılıkla yaratılmışlar, doğa ana biyolojik olarak üreme ve çoğalma için birine spermi, diğerineyse rahmi bahşetmiş. Yani, birine sağlayıcı (provider), diğerine geliştirici/büyütücü (nurturer) rolünü biçmiş. İşte, ne olduysa muhtemelen devamında olmuş… Erkeğin sağlayıcı rolü üzerinden edindiği, sahiplendiği ve en nihayetinde kendine hak iddia ettiği üstünlükten bahsetmiyorum; ki zamanla bunu da yaptı. Aksine, kadının geliştirici ve büyütücü rolüyle, sağlayıcı rolünde gelişmesi, güçlenmesi ve “uzmanlaşması” konusunda erkeğe destek oluşunu vurgulamak istiyorum. Burada da hipotezim devreye giriyor…

 

Hipotezim şu: Yüzyıllar önce bir tarihte, kadınlar erkeklerle bir nevi “gelişim anlaşması” yaparak fikir birliğiyle egemenliği erkeğin eline vermeyi seçmiş olabilirler mi? Erkeğin gelişiminde, yükselişinde ve her anlamda daha güçlenmesinde kolaylaştırıcı olma güdüsüyle toplumsal egemenlikteki eşit ağırlığından vazgeçmeyi göze almış olabilirler mi?  Bunu kendi öz iradesiyle ve bilinçle seçmiş, gelecekte başına nelerin gelebileceğinin bilincinde olarak özveriyle yapmış olabilirler mi? Mısır Piramitlerini, Meksika Ziguratlarını hala çözememiş olduğumuz bir çağda bu soruların gerçekliğini pek tabii çözemeyeceğiz. Ancak, beni bunlara inandıracak birkaç unsur olmasa, inanın kendime “Shirli saçmalıyorsun” derdim…

 

Kadınlar, birçok işi bir arada yapma (multitasking), birçok konuya dikkatini verme (multifocusing) ve bazı olaylar henüz gelmeden geleceği hissedecek kadar ileriyi görme (envisioning) becerisine sahip olmalarıyla bilinir. O nedenle, çocuk veya yetişkin, toplumun her ferdine gereksinimleri doğrultusunda emeğini sevgiyle ve şefkatle özünden verme misyonuyla hareket eder. Kadının toplumda çizdiği rol kendini düşünmeyen ve fedakâr (selfless) oluşuyla tam bir hizmetkar (servant) lider örneğidir. Hangi sosyal kimlikle karşımıza çıkarsa çıksın -ister anne, hala, teyze, abla/kız kardeş olsun, ister öğretmen, üst düzey yönetici, doktor, pilot, itfaiyeci veya politikacı olsun, hepsinde duruşu ve hareketleriyle daima geliştirme, koruma ve ihtiyaca hizmet etme odaklı değil midir?

 

Kadın toplumun banisidir; yani toplum yapısını biçimlendirendir. Erkeği yetiştiren odur; onun güçlü ve muktedir olmasına, yani egemenliğini destekleyen de odur. Erkek, arkaik dönemde kadınla aralarında yaptıkları gelişim anlaşmasını unutmuş ve güç sarhoşluğuyla daha da güçle hükmetme ihtirasına kapılmış; kadınsa “iyilik yap denize at” -yani kendine sakla- felsefesiyle anlaşmayı kendi de unutmuş ve erkeğin hükmü altında yaşamayı seçmiş; sonucunda kadın ve erkek İnsan1.0 versiyonundan ve değerlerinden tümüyle sapmış, bugünkü hale gelmiş olamaz mı?

 

Kadın, değerleriyle hareket eden, savunduğu değerler uğruna dimdik duran ve dünyayı baştan aşağı dönüştürecek duygusal, sosyal ve zihinsel becerilere sahiptir. Hiç düşündünüz mü, niye bu zamana kadar egemenliğini erkeğin elinden almaya kalkışmamıştır? Gücü yetmediğinden mi, birlik olamadığından mı, yoksa “dünyayı kadın ile erkek birlikte dönüştürecek” üst bilinci için erkeğin o bilinç seviyesine gelmesini ve yanında durmasını beklediğinden mi? Sanırım beklenen vakit geldi, üst bilinç harekete geçti. Hareketin adı son yıllarda var olan eşitlik, çeşitlilik ve kapsayıcılık hareketi. Feminizmden çok öte, erkeğin kadının yanında aynı inisiyatifle, değer yargılarıyla ve inançla eşitliği savunuyor olması. Bugün bu hareket erkeğin kadının veya cinsiyet eşitsizliğine maruz kalanların yanında oluşuyla tezahür ediyor; yarın her tür eşitsizliğin karşısında birlikte duracakları şekle dönüşecek. Bu da, kadının toplumun tüm segmentlerine refahı, iyiliği, birliği ve sevgiyi ulaştırma arzularına adım adım yaklaştıracak.

 

Bilmem hipotezim size absürt geliyor mu… Belki fazla düşünüyor sorguluyor olabilirim… Fikirlerinize açığım. Söz verdiğim gibi Robert Baker’in sunumundan bir parçayla yazımı kapatayım. Robert erkeklerin bu hareketin parçası olma ve olmama nedenlerini, olduklarında kazanımlarını ve eşitlikte müttefik olma aşamalarını paylaştı. Gloria Steinem’in sözleriyle başladı: “Erkekler, cinsiyet rolleri kendileri için de bir kıskaç olduğunu anladıklarında çok değerli birer müttefik oluyorlar. Çünkü sadece başkasına yardım etmiyorlar, kendilerini de özgürleştiriyorlar.” Robert, cinsiyet eşitliği hareketine dahil olan erkeklerin sağlayıcı rolünü kadınlarla paylaşabildiği ve her daim güçlü, muktedir, sağlam -yani Alpha Male olma zorunluluğundan kurtuldukları için özgürleştiklerini paylaştı. Dahası, güç sarhoşluğunun etkisiyle yok olmaya yüz tutmuş bazı duygusal ve sosyal becerilerini -benlik algısı (self-concept), tevazu (humility), sezgi (intuition), özen (care), hassasiyet (vulnerability), empati, ileriyi görme (vision) ve iş birliği (colaboration) gibi becerileri- yeniden geri kazanmalarına imkân sağladığını paylaştı. En önemlisi, kişilerin cinsiyet eşitlik hareketinin neresinde olduklarını ve nasıl tutum ve davranış gösterdiklerini dört kademeli spektruma yayarak gözler önüne serdi. Maalesef ki, Türk toplumunun büyük kesimi, bu spektrumun ilk aşamasındalar: cinsiyet eşitliğine ihtiyaç olduğunun farkında değiller (unaware).  Spektrumun ikinci adımı, ihtiyacın farkında ve harekete eğilimli olmak (aware/leanining in); üçüncüsü, eşitlik destekleyicisi ve savunucusu olmak (advocate); ve son aşama aktif olarak eşitlik için liderlik etme ve değişim elçisi (change agent) olmak.

 

Sizce toplumsal cinsiyet eşitliğinde siz neredesiniz?

 

İki saate yakın sürede Robert daha neler neler paylaştı… Buraya sığdırmak ne mümkün. Çok merak ediyorsanız, siz de yanımızda olun, toplumsal cinsiyet eşitliği, çeşitlilik ve kapsayıcılık hareketinde Yanındayız’ın yanında olun. Benden söz, Robert Baker’la birebir tanışma dahil tüm merakınızı gidermeye varız.

 

Bu seferlik benden bu kadar…

Barcelona’dan Shirli

21 Ocak 2023

Yanındayım!

Yeni yıl demek yeni başlangıçlar demek. Yeni girişimler, kararlar, atılımlar ve iş birliklerini içermesi bakımından önemli olduğu kadar, geçmiş yıllarda yaptıklarımızın, iş birliklerimizin ve yatırımlarımızın sürdürülmesi bakımından da önemlidir, yeni yıla giriş. Geçmiş yıllarda çokça deli dolu ve “akıllı işi” diyeceğim şey yaptım. Özellikle toplumsal ve insani faydayı gözeten yatırımlarda bulundum ve çoğunlukla gençlerin hedef kitle olduğu çeşitli sivil toplum kuruluşlarında gönüllü mentörlük ve koçluk çalışmaları yürüttüm. Halen, mentörlük ve koçluk vasıtasıyla, karşı cinsleriyle aynı şartlara, fırsatlara ve imkanlara sahip olmasalar da bireysel özelliklerini, yetkinliklerini ve benlik algılarını yapılandırarak genç kızların güçlenmelerine ve hayata atılmalarına destek olmaktayım.

 

Sanırım, ayakları üzerinde durmayı başarmış, kendi seçimleriyle yaşam süren, kendine güveni ve inancı tam bir kadın olarak, henüz yolun başındaki (salt kadınlar değil) tüm genç bireylerin yanında olmak, onlara örnek ve rehber olmak benim yaşam amaçlarımdan biri olsa gerek. Zira, öğretmenlik mesleğime başladığım ilk günden beridir bunu yapıyorum, ve yapacağım. Çünkü, “Bir kez öğretmen, her zaman öğretmen” mottosuyla ve akademisyen, eğitmen, mentör ve koç rollerimle hareket eden bir rehberim, yol göstericisiyim, farkındalık sağlayıcısıyım, bilgiye ve bilgeliğe erişmek isteyen herkes için bir aracıyım. Bu uğurda aktif katılım ve emek verebileceğimi gördüğüm her fırsatı değerlendirmeye ve değerlerim ve emellerimle bağdaşan sivil toplum hareketlerinin parçası olmaya baktım hep. Sayısız STK ile gönüllü iş birliği yaptım, yapıyorum. Ve şimdi, 2023’ün ilk günleriyle beraber, yeni bir platformun daha parçası olmanın mutluluğu ve gururu içindeyim – o da Yanındayız Derneği.*

 

Yanındayız, evrensel insan hakları anlayışı çerçevesinde, Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliğini savunan, cinsiyete dayalı ayrımcılığa karşı duran, her tür engel ve önyargı ile mücadele eden, yasalarda, kurumlarda ve toplum hayatında dönüşüme ve farkındalığa önayak olacak hareketi ateşleyen, ve en önemlisi bu mücadeleyi erkeklerin aktif katılımıyla sürdüren bir dernektir. 3 Ocak 2023 günü, bir kadın olarak salt kadınların yanında ve kadın hakları savunucusu olarak değil, cinsiyet eşitsizliği veya ayrımcılığına maruz kalmış her bireyin yanında olmak üzere Yanındayız Derneği üyesi oldum. Üyelik başvurumda, “Yanındayız üyesi olmak istiyorum, çünkü…” sorusuna şöyle yazmıştım…

 

Geçmiş geleceğin aynasıdır derler; ben bugüne bakıyorum, çünkü bugünün şartları, icraatları, düşünceleri ve bakış açıları geleceği ve gelecekte bizden sonraki nesillerin başına gelecek gerçeklikleri (reality) yapılandırıyor. Bugün ne ekersek sonraki nesillere biçtiğimizi bırakacağız. Mesleki hayatım boyunca gençler ve yetişkin gençlerle (takribi 16-26 yaş) çalıştım; tüm emeğimi onların eğitimine, gelişimine ve her anlamda güçlenmelerine emek vererek geçirdim, halen de öyle yapmaktayım. Karanlığın içindeki umudumuz olarak görüyorum onları. Haliyle de kadın-erkek, genç-yetişkin, öğrenci-çalışan diye ayırmadan, herkesin eşit haklara ve fırsatlara erişimleri olabilmesi için bizlere örnek ve önder olma görevi düşüyor.

Meşhur bir illüstrasyon vardır, eşit hak ve hakkaniyet arasındaki farkı betimler. Bugünkü eşitlik, hak, adalet, hakkaniyet, vb. gerçekliğini (reality) gördükçe umudum kırılıyor, uykularım kaçıyor, hiddet ve şiddet duygularım kabarıyor. Tek bildiğim, hiddetle kalkmanın zararla oturmaktan başka bir sonuç getirmeyeceğidir. Her türden eşitlik, hakkaniyet, adalet inşa etmek istiyorsak, ortak-yaratım (co-creation) yoluyla hedef-birliği, fikir-birliği, iş-birliği, güç-birliği içinde olmalıyız. İşte, ben de böyle bir birliğin parçası olmak ve birlikte yaratmak istiyorum. Kumsaldaki deniz yıldızlarını tek başıma suya kavuşturamayacağıma göre, değerleri değerlerimle, anlayışı anlayışımla, eşitlik savunuşu savunuş biçimimle kavuşan ve birleşen bir yapının parçası olmak bana güç katacak. Sahip olduğum bilgi, beceri ve emekle de birliğe güç katacağıma inanıyorum. Bu nedenlerle YANINDAYIZ üyesi olmak istiyorum.

 

Dar alanda niyet ve motivasyon ifade etmek çok da kolay değil. 17 Kasım 2021 tarihinde, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dair bakış açımı Son Düello başlıklı yazımda paylaşmıştım. Kadının erkek egemen toplumdaki yerinden ve erkeklik algısı ve egemenliğini koruma sevdasıyla özgürlüğünü yitirmesinden, ve cinsiyet eşitliği için kadın ile erkeğin bu uğurda birlikte emek vermesinin gerekliğinden bahsetmiştim. Aradan bir seneden fazla zaman geçti, daha net görebiliyorum ki, toplumsal gelişim ve refah için en büyük şart toplumun herhangi bir kesimine dönük pozitif ayrımcılıktan ziyade, evrensel insan hakları anlayışıyla, her bireye hakkettiği eşit, hakkaniyetli ve adil yaklaşımı sunmaktır; dahası, kadın-erkek, çocuk-yetişkin-yaşlı diye ayırmaksızın, her birinin “insan” (küçük insan da insan!) olduğunu hatırlamak ve hatırlatmaktır!

Eşitliğin ve Yanındayız Derneği’nin “Yanında!” olduğumu sıraladıktan sonra, 5 Nisan 2023 günü, Yanındayız Derneği’nin #kadınerkekeşittirnokta Konferansının üçüncüsünü gerçekleştireceğini duyurayım. Cumhuriyet’imizin 100. yılını kutladığımız bu özel senede, toplumsal cinsiyet eşitliğinden başlayarak, her anlamda ve her alanda eşitliğe kavuşacağımız ve “Yaşasın Cumhuriyet, Yaşasın Eşitlik!” diyebileceğimiz nice yıllarımız olması dileğiyle…

 

Barcelona’dan Shirli

8 Ocak 2023

 

*Yanındayız Derneği – https://www.yanindayiz.org/

Değerleri: Aktif, tutarlı, şeffaf ve hesap verebilir, karşılıklı güven ve saygıya dayanan, iletişim, katılım, iş birliği ve paylaşıma açık, içinde yer almaktan gurur duyacağımız proje ve uygulamaları öngören, barışçı bir mücadele anlayışını benimsiyoruz.

Sana İhtiyacım Var!

Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, güç ve başarı kişinin kendi kendine yetme becerisiyle doğrudan ilintili. En küçük yaştan yaşlılığa kadar, kimseye yük olmadan, kimseden medet ummadan, destek istemeden, hatta yardıma muhtaç duruma düşmeden yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Giderek bireyselleşmeye doğru giden ve kolektif fayda algısından uzaklaşan toplum olmaya doğru gidiyoruz. Ne olur ki, az biraz, zayıflığımızı dışarı vursak, çok değil ama bir parça yardım eli için “Sana ihtiyacım var” desek ve dışarıdan destek alsak? Ne olur? Muhtemelen “Bir şey olmaz herhalde!” diyeceksiniz… Hayır! Çok şey olur! Tahmin edeceğinizden öte şeyler olabilir. Anlatayım…

 

Çok absürt bir soruyla başlayayım. Gıdıklanır mısınız? Hani bildiğiniz birinin yanınıza gelip parmaklarını kaburgalarınızda veya ayak tabanlarınızda gezdirmesiyle yaşadığınız irkilme hissi… Sonrasında istemsiz kahkahaların patlamasıyla son bulan süper bir neşe. Bizim ailede gıdıklanan çok, hiç etkilenmeyen de var -babam ve ben (nasıl olduğunu merak edenler, özelden yazsın anlatayım). Peki ya kendi kendinizi gıdıklamaya kalktığınızda neler oluyor, aynı ölçüde etkileniyor veya irkiliyor musunuz, yoksa ayaklarınızda gezinen parmaklar mı hissediyorsunuz? Yanıtlamak için denemelisiniz. Siz deneye durun, daha az absürt örnekten ilerleyeyim. Başınızın ağrıdığı zamanlarda, ilk ne yaparsınız? Ellerinizle şakaklarınızı, göz yuvalarınızı ve ensenizi ovalayarak kendinize masaj yapmaya ve ağrınızı hafifletmeye çalışırsınız, değil mi? Peki ne gibi sonuç alırsınız? Az biraz hafiflese de parmaklarınızla yaptığınız baskılar ağrınıza nerdeyse etki etmediği gibi uyguladığınız gücün hissini bile yaşamazsınız. Acaba neden? Çünkü, aynı kendi kendimizi gıdıklayamadığımız gibi masaj hareketlerimizle sistemimizde enerji değişikliği yaratamayız. İçinde olduğumuz enerjiyi değiştirebilmek için başkasının ellerine, parmaklarına ve dokunuşuna ihtiyaç duyarız.

 

Eh, şimdi başa dönelim… “Dışarıdan destek gücü alsak ne olur?” sorusuna… Gerçek değişim, dönüşüm ve iyileşme işte o zaman olur. Sadece fizyolojik değil, ruhsal ve zihinsel yönde de dönüşüm olur. “Bir elin nesi, iki elin sesi” atasözü yetmiyorsa, belki şu Afrika atasözü ikna edici olur: “Hızlı ilerlemek istiyorsan tek başına yürü; ama uzağa gitmek istiyorsan birlikte yürü.” Sistem teorisini* bilirseniz, daha kolay anlaşılır. Bizler birbirine ve iç içe geçen bağlardan oluşan bir ağın parçasıyız; ayrı değil, birlikte hareket eden bir bütünün parçalarıyız. Kapalı devre sistemi üzerine değil açık sistem üzerine kurulu davranış gösteren sosyal varlıklarız. Daimî olarak etkileşim, temas ve iş birliği içinde olmaya ihtiyaç duyarız. En basit başarı göstergemiz, rakiplerimize kıyasla elde ettiğimiz kazançlarımız değil midir? Bu satırları okumaya başladığınızda, bir ortağa olmasa da kesinlikle bir rakibe ihtiyaç duyacağınızı, hatta rakibinize “sana ihtiyacım var” diyeceğinizi tahmin etmiyordunuz sanırım. Komik, ama gayet de gerçek!

 

Peki başka neler mi oluyor? Bizler çıplak doğar yeniden toprağa çıplak döneriz. Hiç düşündünüz mü neden? Çıplaklık bir nevi hiçliği, yalnızlığı, tek başınalığı temsil ediyor. Her şey aradaki sürede oluyor; doğduğumuz anda sarıp sarmalanıyoruz, etrafımızda insanlar toplanıyor ve ölene kadar çevreleniyoruz. Yani “sana ihtiyacım var” çağrısına cevap verecek insanlarla çevrili oluyoruz; kendimizi yalnız değil, bir bütünün parçası hissederek daha güçlü, daha özgüvenli, daha mutlu ve verici bireyler oluyoruz. Bu sayede, salt kendi çıkarları ve geleceğini değil, toplumsal faydayı düşünebilen, onun için niyet edebilen ve harekete geçebilen duyarlı insanlar oluyoruz. “Sana ihtiyacım var” diyemediğimiz zaman kendi kendini gıdıklamaya uğraşan, neşeden yoksun ve çıplaklığıyla baş başa kalan duyarsız ve bencil toplumlar oluyoruz.

 

Kabul ediyorum… “Sana ihtiyacım var” demek pek de kolay değil. Yardım çağrıma cevap gelip gelmeyeceğini bilmeden, zayıflığımı dışa vurma ve yardım eli yerine sırtımdan bıçaklanma korkusu da var! Maalesef ki toplumuzda gözlemlediğim ve giderek de şiddetle artan baskın duygu sevgi, güven ve dayanışmadan ziyade korku, kaygı ve kontrol. Diyebilirsiniz, korku ve sevgi üzerine kurulu yaşam düzeni nasıldır, nasıl farklılık gösterebilir diye; o da örnekleriyle bir sonraki yazıma kalsın… Ancak, bir gerçek var ki, ben tüm yazılarımı sevgi kaynağından ilham alarak yazıyor ve bu satırları okuyan sen sevgili okuruma ulaştırmak için kalbimi, ruhumu ve tüm benliğimi içine katıyorum. Her bir satırını okuman ve mesajlarımı alabilmen için de okurum olarak sana ihtiyacım var!

 

Barcelona’dan sevgiler.

18 Aralık 2022

 

*Sistem teorisi: https://tr.wikipedia.org/wiki/Sistem_teorisi

 

Yazar Neden Yazar?

Makalemin başlığından anlaşılacağı üzere, kendime sorduğum sorulardan biri de yazarlık mesleği veya rolü, varlık amacı ve en derininde onu yazmaya iten güdünün ne olduğu. Beni tanıyan bilir; devamlı soru sorar ve genellikle 5N1K’den çok “neden?” sorusunu sorarım. Bir olay veya olgunun nasılından veya karakterlerinden çok, çıkış noktasını merak ederim. Zira her sebebin bir sonucu olduğu gibi, aynı zamanda olayın yönünü, gidişatını, tarzını ve yaratacağı etkisiyle birlikte farklı sonuçlar doğurduğunu düşünürüm. İşte bu seferki sorum da yazarlık üzerine denk geldi… Yazar neden yazar? Elbette herkesin, hangi meslekten olursa olsun, kendine göre farklı motivasyonu ve beklentisi vardır. Bu soruya kendi penceremden bakarak, “Bir yazar olarak ben Shirli, neden yazıyorum?” sorusuyla yanıt aradım ve iç sesimi kelimelere aktardım.

 

Öncelikle şu soruyla başlamak istiyorum: “Ben bir yazar mıyım?” Farklı platformlarda yazılar ve makaleler yazıyor olmak ve/veya basılı kitabımın olması beni bir yazar yapar mı? Sabit kemikleşmiş veya rassal bir okuyucu kitlemin olması, beni yazar yapar mı? Anlatacak bir hikayemin, mesajımın, bilgimin veya fikrimin olması ve onu kelimeleri bir araya getirerek aktarıyor olmam beni bir yazar yapar mı? Yoksa, yazmayı seviyor olmam ve “her ürünün bir alıcısı olduğu gibi her yazının bir okuyucusu vardır ve isteyen okur istemeyen okumaz” mantığıyla yazıyor olmam ve iç dünyamdakini dış dünyaya yaymaktan keyif almanın özgürlüğüyle yazmam beni bir yazar yapar mı? Bence yapar!

 

Bu sorunsal beni eski çağlara ve toplumlardaki mesleklerin atfediş şekline götürdü… Mesleki kimlikler kişinin yaptıkları ve toplumca kabul görmesiyle doğru orantılı olarak kişiye atfediliyordu. Örneğin eski Yunan Medeniyetinde toplumun sayılı üst tabaka mensupları Agorada toplanarak düşünce geliştirir, araştırır ve düşünlerini paylaşırlardı, yani felsefe yaparlardı. Bugün bu büyük düşünürler için “filozof” ünvanını veriyoruz; halbuki bugün bir felsefe düşünürü olmak için türlü eğitim ve sertifikasyon süreçlerinden geçmek gerekiyor. Büyük düşünürler, kendi zamanlarında diploma, sertifika, akreditasyon gibi belge veya kabul kriterlerine takılmadan, sahip oldukları bilgi, beceri, akıl, analiz ve sentezleme becerilerine ve düşünce üretme ve geliştirme tutkularına dayanarak filozof olmuşlar. Sonuç itibariyle, bir filozofun yapacaklarını yaparak bu kişiler filozof olmuşlar.

 

Benim gibi meraklı kişiyseniz, neden soru içinde soruya girdiğimi, yani neden “yazar neden yazar?” sorusunun içinden “yazar kimdir?” sorusunu çıkardığımı merak ediyor olabilirisiniz… Amacım kafa karıştırmak değil, tersine bu yolla bir olguyu ortaya koymak… O da hayatımızı yönlendiren, bizi harekete geçiren güdülerimizin iki önemli kavrama bağlı olduğunu vurgulamak; dahası, varoluşumuzun onların ilişkisine, kurduğu dengeye ve iş birliğine bağlı olduğunu vurgulamak. Bu iki kavram, olma ile yapma hali. Bir yazar ne yapar? Yazı yazar. Onun yazar olması için yazması, yayın yapması, okurunun olması ve toplum tarafından kabul görmesi yeterlidir. Olma ile yapma arasında öyle bir paslaşma vardır ki, birbirini destekler ve iter. Kişi eylemleriyle, icraatlarıyla ve ürünleriyle kendini bir yazar olarak yaratıyor; yarattığı bu kimlik de kendisini harekete ve üretmeye itiyor. Bir sonsuz ilişki içinde, adeta sonsuzluk (∞) döngüsünden kopmadan birbirini taşımaya ve destelemeye devam ederler.  O halde, “neden?” sorusu, yani motivasyon sizce nerede?

 

Her varoluş ve eylemin arka planında motivasyon vardır. Eylem kişinin varoluşunu yapılandırdığı için kişi bilinçli tercihler yapar. Aynı zamanda, varoluş kişiyi eyleme ittiği için öz bilinç ve kendini tanıma üst seviyede önem taşır. Özetle, olma ile yapma arasındaki uyumu sağlayan unsur motivasyondur, yani “neden?” sorusuna verdiğimiz yanıtlardır, bizi biz yapan ve bize yaptıklarımızı yaptıran sebeplerdir. Kendini tanıyan ve bilen kişinin eylem ve hareketleri, nedensiz ve rassal değildir; aksine bilinçli, anlamlı ve hedefe yöneliktir. Yazarın neden yazdığını bilmesi için kim olduğunu, kendini nasıl tanımladığını, kendi nezdi ve toplumun nezdinde nasıl bir imaj çizdiğinin bilincinde olması şarttır. Dahası, kim olmak istediğini, kendini nasıl tanımlamak istediğini ve toplum nezdinde nasıl bir imaj çizmek istediğini bilmesi koşulunda ancak eylemleri onu o yönde destekleyebilir. Yani, hayatta her ne yaparsak yapalım ne olursak olalım, varlık ve eylem nedenimizin bilincinde olmamız çok ama çok önem arz ediyor.

 

Sona gelirken, ben bir yazar olarak neden mi yazıyorum? Düşünüyorum, gözlemliyorum, analiz ediyorum ve kendimce düşünsel boyutta çıkarımlar yapıyorum; öyleyse varım! Çıkarımlarımı, hikayelerimi, bilgimi ve çıkarımlarımı kendime saklamak yerine anlatmak istiyorum. Yazmayı seviyorum. Yazarak paylaştıkça bütünün bilgeliğine katkı sağladığımı hissediyor ve mutlu oluyorum. Üstüne bir de okuyuculardan yorumlar, fikirler ve yeni ufuklar açacak bakış açıları gelince zenginleştiğimi hissediyorum. İçimdekileri yazdıkça özgür, kendime sakladıkçaysa patlayacak gibi hissediyorum. Daha çok neden sayabilirim, sayfalara sığmaz…

 

Son söz; hepimizin ister yazarak ister konuşarak ama kesinlikle bir şekilde paylaşarak aktaracağı harika bilgelikler var.  Bu bilgi ve bilgelik çağında içimizde değil dışımıza çıkarma zamanı!

 

Barcelona’dan sevgiler.

28 Kasım 2022

 

 

Elon Musk ve Twitter mı dediniz?

Son bir haftadır Twitter’ın el değiştirme, alım süreçlerini ve ardından gelen yapısal değişimleri izliyorum. İtiraf ediyorum, bir Twitter kullanıcısı değilim. Bir ara içine girmeye yeltenmiş olsam da bana kaynayan kazan gibi geldiğinden fazla bulaşmadan çekildim. Ne var ki, bu platform olan biteni kişisel yorumlarıyla birinci ağızdan okuyabileceğiniz bir açık alan. Elon Musk, 44 milyar dolara aldığı Twitter’ı Yunan çağı Agora’sını kastederek dijital şehir meydanına benzetmiş. Çok haksız da değil. Sanki herkes, her konu ve her fikir orada. Her ne kadar Elon Musk herkesin kendini serbestçe ifade edeceği ve farklı seslerin duyurulabileceği demokratik alanmış gibi lanse etse de, acaba gerçekte, özellikle kendisinin başa geçmesiyle, ne kadar öyle? Örneğin, dijital çağın ve gelişmişliğin öncüsü, insanı uzaya taşıyacak gözüyle görülen bu kişi, insan ilişkileri ve insanın gelişimini hedef alma bakımından sizce nasıl bir lider profili çiziyor?

 

Son makaleleri haberleri takip ediyorsunuzdur. Elon Musk Twitter’ı almasının hemen akabinde çalışanların yüzde ellisini işten çıkarttı. Bu insanlara işten çıkarılma haberi Twitter’ın intranetine erişimlerinin engellenmesi ve bilgisayarlarının bloke edilmesiyle ulaştı. Birçok Elon Musk karşıtı hesapları askıya aldı veya onunla alay eden twitçilerin sesini tümüyle susturdu. Başa geçtiğinin ertesi gününe tüm çalışanlarını tam zamanlı ofise gelmek üzere emir verdi; her tür istisnai durumda kendisinin onayından geçme şartını koydu. Son olarak, kendi takipçilerine cumhuriyetçiler için oy vermeleri için zorladığı söyleniyor.

 

Bu yaklaşımlarının ne kadarı demokratik, insan odaklı ve bilgi ve gelişim çağına uygun diye sorsam? Musk’ın yeniden yapılandırmakta olduğu platform olsa olsa despotik yapıya kayan bir “şehir meydanı” izlenimini veriyor. Zira, yaratıcılığın ve inovasyonun yer alacağı bir arenada iç-müşteri dediğimiz çalışanlara yapılan böylesi muamelenin dış müşteriye, yani Twitter kullanıcılarına yaşatacağı demokratik ifade özgürlük deneyimi kuşku verici.

 

Bu olguyu bilimsel bir analizle yorumlamayı istiyorum, örgütsel davranış ve liderlik penceresine dayalı bir analizle. Beş yıldan fazladır liderlik eğitimleri ve dersleri veriyorum. Öğrencilerimle tarihten bugüne öne çıkan kişilerin liderlik yaklaşımlarını ve kişilik özelliklerini inceliyoruz. Bunların içinde Adolf Hitler, Winston Churchill, Martin Luther King, Rosa Parks’tan, Kraliçe Elizabeth’in babası Kral George VI, Kaptan pilot Chesley Sullenberger, Avukat Ruth Bader Ginsburg, Avukat James Donovan, bilim insanı Joan Stanley ve Steve Jobs gibi liderler var. Her birinin davranışlarını, insanlara ve olaylara yaklaşımını ve karakteristik özelliklerini analiz ederek bu kişilere bazı liderlik özelliklerini atfettik. Örneğin Kaptan Sullenberger’in otantik ve hizmetkar lider, Avukat Ginsburg’un dönüştürücü ve otantik lider, Hitler’in karizmatik ve otokratik lider, Jobs’un karizmatik ve dönüştürücü lider olduğu çıkarımına vardık. Elon Musk’ın davranışları ve yaklaşımlarını henüz öğrencilerimle olmasa da, kendim incelediğimde otokratik, transaksiyonel, dönüştürücü ve karizmatik bir liderin özelliklerini taşıdığını düşünüyorum.

 

Elon’ın her tür kararın kontrolünü elinde tutma isteyişi ve emredici yaklaşımı onu otokratik; çalışanların eski köye gelen yeni adetlere hızla uyumlanmalarını bekleyişi ve bireysel sorunlarını kendisiyle çözmeleri için cezai uygulamalara yönelişi onu transaksiyonel; inovasyon ve teknoloji çağının öncüsü olması bakımından yeni yönetim anlayışında cesur oluşu ve risk alışı onu dönüştürücü; ve son olarak kendine ve vizyonuna inanan, değişimi birlikte yaratma tutkusunu paylaşıp insanları etkileyen ve ilham veren biri oluşu onu karizmatik lider yapıyor. Sanki uçlarda gezinen ve farklı tiplemeleri andıran bu 4 liderlik özelliği birbirini çokça tamamlıyor. Örneğin, neden otantik veya empatik değil de karizmatik; neden demokratik değil de otokratik; neden duygusal ve sosyal beceri esaslı değil de fonksiyonel?

 

Elon Musk ve kendine benzer liderler çalışanlarını ve takipçilerini değil kendini merkeze alırlar; sevgi, şefkat veya empati gibi kavramlardan uzak kalmayı seçerler. Liderlik gücü takipçilerini etkileme, onlara ilham olma ve onların vizyon hedefler doğrultusunda gelişmelerini gözetme üzerine kurulu. Steve Jobs’un otobiyografisini yazan tarihçi Walter Isaacson*, Musk’ın Jobs ve Gates’e çok benzediğini, üçünün de karşısındakilerden sevgi beklentisi içinde olmadıklarını, vizyonlarından taviz vermemek adına her tür duygusal bağdan uzak kalmayı tercih ettiklerini, hatta duygusal becerilerini kullanmaları durumunda vizyonlarını kaybedecekleri düşünceleri olduğunu öne sürmüş.

 

Jim Cantrell**, Elon Musk’la çalıştığı ve SpaceX’i kurdukları 2001-2002 yıllarındaki deneyimlerini Business Insider’a şöyle aktarıyor:

İki farklı Elon var, bir iyi bir de kötü Elon; ne zaman hangisiyle karşılaşacağın belli değil. İyi Elon komik, çekici, büyük fikirleriyle peşinden sürüklediği ve parçası olmak isteyeceğin biri. Kötü Elon ise bağıran, amacına ulaşamamış, kimsenin ve hiçbir şeyin yeterli olmadığı veya işini yeterince yapmadığını düşündüğü birlikte çalışması zor biri. Bir yandan ilham verici konuşmalarıyla vizyonunu aktaran ve yaptığın işin önemini vurgulayarak iş tutkunu ateşleyen iyi bir Elon, diğer yandan tüm üst yönetim kademesindekileri işten çıkaran kötü bir Elon…

 

Onu ilk tanıdığımda 20’lerinin sonundaydı; kötü giyinen, oldukça garip, ama çok parlak ve azimli biriydi.  İnsanın gezegenler-arası yolculuk yapan bir ırk olabileceğini ispatlamak istiyordu. Falcon 1’e ait ilk planlarını ve ürettikleri ilk SpaceX aracını gösterdiğinde, çok etkilenmiştim ve vizyonunun parçası olmayı istedim. Aralık 2001’den Eylül 2002’e kadar SpaceX’in iş geliştirme başkan yardımcısı olarak çalıştım. Bu sürede Elon’la çokça çatıştım; defalarca bana bağırdı, hatta onunla çalışabilmek için kendimden vazgeçecek kadar kendimi değiştirmek zorunda kaldım. Bir sefer sabahın üçünde arayıp nerede olduğumu, neden ofiste olmadığımı sordu! Yapılacak iş var, burada olmalısın diyordu. Kendinin yapmayacağı hiçbir şeyi senden beklemezdi, ama taleplerinin ucu bucağı yoktu.

 

Güçlü iradesiyle Twitter’ı üretkenlik bakımından üst seviyeye taşıyacağını düşünüyorum. Daima bir vizyonu oldu; herkesin hedeflerle %100 uyumlu olmasını istedi. Hedefler zihninde net olsa da çalışanlarına aynı netlikte aktaramadı. Twitter çalışanlarının kendilerini vizyon ve misyonuyla %100 uyumlanmaya hazırlamalılar. Aksi taktirde Elon onları haince çiğner geçer. Ama uyumlanmayı başarırlarsa ve tüm zamanını işine talep eden aşırı baskın bir patronla çalışma cesaretini gösterirlerse, süper eğlenceli bir yolculuk yaşarlar. Herkesin hayattan ve kariyer yaşantısından beklentilerine bağlı.”

 

Sözün özü, insanlığı uzaya çıkaracak, gelişimi ve yükselişi için atılımlara soyunan bu vizyoner liderler, insanlığın temel gereksinimlerini hiçe sayarak, gözünün yaşına bakmadan varlıklarını çiğnemekteler ve geleceğin uzay yolcusu insanımsılarını yaratmaktalar. Dahası, kendi ihtiraslarının kölesi konumunda salt karşındakileri değil, bizzat kendilerini de ezmekteler.

 

Şimdi soruyorum size; tercihiniz ne olurdu -uzaya gidecek gezegenler-arası tür olmak mı, yoksa yeryüzümüzde barış, sevgi ve huzur içinde insan gibi yaşayan tür olmak mı?

 

Benden bu kadar!

Barcelona’dan sevgiler.

13 Kasım 2022

 

*CNBC – 14 Eylül 2022: https://www.cnbc.com/2022/09/14/walter-isaacson-key-to-elon-musk-bill-gates-steve-jobs-success.html?utm_term=Autofeed&utm_medium=Social&utm_content=Intl&utm_source=Facebook&fbclid=IwAR2kS_jCvw44CaxgwBHcDbnpleqx9n0_lJSW0oXGfiiy7E58seld0mOTUOA#Echobox=1668241040

 

**Business Insider – November 4, 2022: https://www.businessinsider.com/working-for-elon-musk-spacex-workplace-culture-twitter-jim-cantrell-2022-11?utm_source=facebook.com&utm_medium=social&utm_campaign=sf-bi-main&fbclid=IwAR0wYPjCLcTejNjfT03CDefs8mFMRDdcXiMfaEibBa9wMAMs5Mi6XOZM5p8

 

 

 

Dünya İnsanı Olmak ya da Olmamak…

Gündemi konu alan yazarlarımıza çok özeniyorum. Sanırım, olayların çok hızlı gelişmesi ve yetişemememden ötürü, yazılarımda kendi gündemimi genel yaşama bağlama eğilimim oluyor. Ancak bu yazımda son günlerde çok tartışılan, hatta belli bir zamana sınırlanmamış ve yüzyıllardır var olan bir olguya parmak basmak istiyorum. O da insanın sevgisizlik, nefret, ötekileştirme, şiddet ve canavarlaşma yoluyla bir dünya insanı olmasının önüne geçen en büyük engel, antisemitizm!

 

Türkiye’de doğmuş, 10 yaşıma kadar İstanbul’da büyümüş, 16 yaşıma kadar İsrael’de gençliğimi yaşamış, ardından 47 yaşıma kadar İstanbul’da hayatımı sürdürüp ve son beş senedir Barcelona’da yaşayan biriyim… Kim miyim? Sosyal kimlik olarak doğuştan bir kadınım, Türküm ve Yahudi’yim.  Sonradan sırasıyla öğretmen, eğitimci, anne, mentör vb. farklı sosyal kimliklere sahip oldum. Bunlara daha birçoğunu ilave edebilirim. Ama kendimi asıl tanımlayacağım kimlik olsa olsa bir “dünya insanı” olmaktır. Salt çok dil konuşuyor olmak, dünyanın birçok yerine gitmiş gezmiş veya yaşamış olmaktan değildir. Bir dünya vatandaşının algısı, tutumu, davranışları ve yaşayış biçimine sahip olduğumu düşündüğüm içindir.

 

Sizce dünya insanı nasıl biridir? Küresel alana açılmış, dünyaya mal olmuş ve tanınmış biri midir? Bence, ondan çok ötedir… Hizmetkar liderlik (servant leadership) özelliklerine sahiptir mesela. Kendisi önemli olduğu kadar toplumun diğer bireyleri de değerlidir onun için; kendinden olan değil sadece, farklı yaşam, geçmiş, kökler ve inanışa sahip olanları da kıymetli görür; her canlının bu evrende kusursuz bir yeri ve işlevi olduğuna inanır; ve eğer onlara destek ve yardım edebilecekse, bunu “bütünün hayrına” prensibiyle gönüllülükle, tutkuyla, sevgiyle, ve şefkatle yapar. Özetle, dünya insanı olmak çok kültürlü, çok boyutlu ve kendisiyle ve toplumla bütünleşik yaşamaktan ibarettir. Gerçek bir dünya insanı empati becerisi yüksek, kendine ve başkalarına şefkat duygusuyla yaklaşan, kendi ve herkese saf koşulsuz sevgi besleyen, sahip olduklarına ve olmadıklarına şükreden ve olanı çevresiyle paylaşarak zenginlik duygusu yaşamayı seçen biridir.

 

Örneğin, son günlerde antisemittik söylem ve demeçlerle dikkati çeken Kanye West’in bir dünya vatandaşı olduğunu söyleyebilir miyiz? Globalleşmiş bir kimliği olduğunu evet, diyebiliriz; ama tüm dünya insanına hitap edecek söylem ve davranıştan yoksun olduğu için bir dünya vatandaşı olması pek mümkün değil kanısındayım. Nefret, husumet veya ötekileştirme gibi nifak tohumları atan sözleri ve sonrasında mental sağlığı ve dengesizliğinin arkasına sığınan duruşuyla nasıl birleştirici, kapsayıcı ve sevgi aşılayıcı bir dünya insanı olabilir ki?

 

Yüzyıllardır toplumların belli kesimine karşı nefret söylemleri hep var olmuştur. Bunun en yaygını antisemitizm olsa gerek. Tarihten bugüne sürüyle toplumlar oluştu yok oldu, ne ilginçtir Yahudi toplumu pogromlardan soykırımlara, başına gelenlere rağmen yüzyıllardır yok olmadan varlığını sürdürdü. Yahudi toplumu, bir “günah keçisi” gibi, sevgisizlik ve insansızlık karanlığının içindeki nefret ve şiddeti kendine çekerek, bizlere gerçek sevgi ve şefkatin aydınlığını, gelişmişliğini ve ölümsüzlüğünü temsil ediyor, hatırlatıyor olabilir mi?

 

Mark Twain’in 1899 yılında yayımladığı bir yazı bunları çağrıştırıyor. Sözlerinin tonu sesi olmadığı halde, çok değişken duygular aksettirdiğini, hissettirdiğini düşünüyorum. Metni okumaya ve sizde yarattığı duyguları samimiyetle irdelemeye davet ederim:

 

İstatistikler doğruysa, Yahudiler insan ırkının yalnızca yüzde birini oluşturuyor. Bu, Samanyolu’nun alevleri arasında kaybolmuş, bulanık, loş bir yıldız tozu bulutunu akla getiriyor. Doğrusu, Yahudi’nin adının pek duyulmaması gerekir, ama duyulur. Her zaman duyulmuştur. O, gezegende diğer insanlar kadar öndedir ve ticari önemi, hacminin küçüklüğüyle aşırı derecede orantısızdır.
Edebiyat, bilim, sanat, müzik, finans, tıp ve karmaşık öğrenme alanlarında dünyanın en büyük isimleri listesine yaptığı katkılar da sayılarının zayıflığıyla orantısızdır. Dünyada her çağda muhteşem bir mücadele vermiş ve bunu elleri arkadan bağlı olarak yapmıştır.  Kendini beğenmiş olabilir ve bunun için mazur görülebilir. Mısırlılar, Babilliler ve Persliler yükseldiler, gezegeni ses ve ihtişamla doldurdular, sonra bir düş gibi kayboldular ve öldüler; Yunanlılar ve Romalılar onu takip ettiler ve büyük bir gürültü yaptı ve gittiler; başka halklar fırladı Kalkıp bir süre meşalelerini yüksekte tuttular ama meşale yandı ve şimdi alacakaranlıkta oturuyorlar, ya da yok oldular.  Yahudi hepsini gördü, hepsini dövdü ve şimdi her zaman olduğu gibi, hiçbir çöküş, yaşlılık kusuru, parçalarında zayıflama, enerjisinde yavaşlama, uyanık ve saldırgan zihninde hiçbir donukluk göstermedi.  Yahudi dışında her şey ölümlüdür; diğer tüm güçler geçer, ama o kalır.  Ölümsüzlüğünün sırrı nedir?”  – Mark Twain

 

Sizce sözleri şu duygulardan hangisini içeriyor: Hayranlık, özenme, idolleştirme mi? Şaşkınlık ve merak mı? Gıpta, imrenme ve kıskançlık mı? Kendini güçlü, kudretli, üstün ve değerli hissetme mi? Empati, şefkat, sevgi ve minnet mi? Yoksa öfke, utanç suçluluk mu? Belki hiçbiri, belki hepsi… Aynı anda tümünü hissedebiliyor insan. Nereden, hangi geçmişten, hangi büyütülme şartlarından geldiğimizle ve hayata ve insanlara nasıl baktığımızla doğrudan ilintili. Dahası, bu duyguların hepsi doğal ve insana has olduğundan içimizde bunlardan birkaçını duymamız kadar tabi bir şey olamaz. Ama asıl tabi olmayan -hatta kabul edilemez olan- duygularımızı nasıl ifade ettiğimizdir, neye kullandığımızdır ve kendimizi ne türden hareket ve davranışlara ittiğimizdir.

 

Bu duyguları keşfetmeyi ve daha iyi anlamayı arzu edenlere Psikolog ve Endüstriyel Psikolog Brené Brown’ın HBO Max’teki 5 bölümlük Atlas of the Heart serisini öneririm. Duyguların yaşamımızdaki rolünü ve bizleri harekete geçirdiği gerçeğini vurgulayan Brown, duygular alanındaki çalışmalarıyla bir önder kabul edilir. Dünyanın tanıdığı Kanye West’in antisemittik demeçleri üzerine sosyal medya hesabında paylaştığı sözleriyse birleştirici nitelik taşımaktadır.

 

Yahudi dostlarımın yanındayım; Yahudi cemaatinin yanındayım; sevgiyle! Antisemitizm sevgisizliğin (lovelessness) ve insandışılaştırmanın (dehumanization) somut örneğidir. Sevgisizlikten yana olduğunda kendini veya bir başkasını sevemezsin. Her formuyla antisemitizm şiddettir. Biz insanları birbirine bağlayan unsurları  yıpratır.” – Brené Brown – 25 Ekim 2022

 

Son cümleyle… Sevgisizlik, nefret ve şiddet olgusundan uzaklaşmak ve “Bir daha asla!” diyebilmek için, hepimizi küresel çapta bilinir insan olmaktan çok bir dünya insanı olmaya ve o yolda ustalaşmaya davet ediyorum… Valencia’dan Sevgiler…

28 Ekim 2022

Bucket List – Kova Listesi

Geçen hafta salı (11 Ekim 2022) hayatımın en deli, en çılgın, en yapılmayacak şeyini yaptım. Yıllardır yapmayı istediğim, bir türlü cesaret edemediğim, bir yandan da fırsat bulamadığım bir şeydi bu. Ben bile kendime inanamıyorum. Geriye bakıyorum, gerçekle hafızamda kalan hatıra arasında bir boşluk var sanki. Nasıl anlatsam ki… Uykunda bir kâbus görürsün, kan ter içinde uyanırsın; işte o cinsten bir şey. Ama benimkisinin rüya olmadığı kesin! Gayet de gerçek! Asıl can alıcı kısım, ne yaptığımdan çok, bende yarattığı duygu, algı, tutum ve hayata yaklaşım biçiminde değişiklik. Breakthrough dedikleri gibi, kendimi aşma, kendimden yeni bir ben çıkarma ve belki de çok üst seviyede bir özgürlük hissini tatmaya hizmet etti.

 

Aaaayh! Yeter! Hadi söyle artık, ne yaptın?!” diyorsunuzdur… Vallahi şu satırları yazarken bile kalbim küt-küt atıyor. Çünkü kendimce anormal ötesi bir şey yaptım! Ne yaptım, biliyor musunuz? Ayağı yere basan normal insanın yukarıya baktığı o masmavi göğe bir pırpır uçağıyla çıkıp 4200 metreden aşağı atladım. İşin özü bu! Ama nasıl, hangi araçlarla, kimle, hangi cesaretle bunu yaptım; işte o ayrı hikâye… Aklım yettikçe paylaşacağım.  Neden? Hava atmak için asla! Tersine; yaşadığım hisleri ve kendime kattığım hayat derslerini paylaşmak maksadıyla. Kaleme aldıkça daha iyi görebiliyorum. Bu satırları (şu anda – 16 Ekim 2022, pazar; 12:47) tuşlarken bile o anı yeniden yaşıyor, aynı heyecanı içimde capcanlı taşıyorum… Çünkü asıl olay atlayışta değilmiş meğer, kendimi aşağı bırakana kadarmış; zihnimden ve kalbimden geçenlerdeymiş…  Ve tabii ki de sonrasında bende oluşan yansımalardaymış…

 

Olay, 11 Ekim Salı günü, Barcelona’ya 1,5 saat uzaklıkta bir kasaba olan Empuriabrava’da (https://www.skydiveempuriabrava.com/) geçiyor. Kocam kızım ve ben, bizi tam olarak nelerin beklediğini bilmeden, heyecan içinde oraya vardık. Kayıt işlemlerin ardından, birlikte (tandem-ikili) atlayacağımız eğitmenlerimizle tanışıp kısa brifing aldık ve ekipmanlarımızı üzerimize geçirip uçağa yöneldik. Çalışan motorun püskürttüğü havayı yüzümüze alarak uçağa bindik. Geniş bir boruyu andıran oturma düzenekli bir pırpır uçağıydı. Şahsi eşyalarımızı ve telefonları merkezin ofisinde bırakmıştık. Ben tabii ki, işimi sağlama almak adına -ne olur ne olmaz diye- beni sabah arayan ve “nereye gidiyorsunuz?” diye soran arkadaşıma annemin numarasını ve evin anahtarının yerini söyledim…. (Geriye bakıyorum da… arkadaşıma amma büyük bir sorumluluk yüklemişim!) Atlamayı niyet etsem de, Türkiye’deki KBB doktoruma mesaj attım ve “paraşütle atlayacağım, 4200 metre yüksekte basınç farkından kulağıma zarar gelir mi?” diye sordum. Yanıt geç geldi. Ben uçağa binmiştim…

 

Toplam 15 kişi, o daracık alanda, yan yana ve yüz yüze yerleşmiş halde, emniyet kemerlerimiz bağlı, göğe doğru yükselmeye başladık. Sağ çaprazımda kocam, karşımda eğitmenim Xavier, onun yanında (sol çaprazımda) video ve fotoğraflarımı çekecek olan arkadaş (heyecandan ismini zihnime kaydetmemişim) ve iki yanımda kocamın fotoğrafçısı ve eğitmeni… öylece yükseliyoruz. Biz son atlayacağımız için kokpitin yanındayız. Arada paravan vs olmadığı için, pilotu ve uçuş göstergelerin hepsini görüyoruz. Ama benim gözüm bir şey görecek halde değil, göz görüyor ama zihin proses etmiyor; heyecandan kalbim sanki yerinden fırlayacak…  Kızım ilk atlayacağı için uçağın diğer ucunda, kapının dibinde. 8-10 kafanın arasından ancak görebiliyorum onu. O da heyecanlı! Ama onunkisi gençliğin ve delikanlılığın verdiği cesaretle karışık bir heyecan…

 

Bir yandan yükseliyoruz, bir yandan sohbet ediyoruz… Arkamdaki pencereden dışarı bakıyorum, her şey küçülmüş, tarlalar, bulutlar… THY uçuşunda pencereden baktığım manzaralarla aynı… Ama ne ben aynıyım ne de bakan gözlerim ve yüreğim. Yanımdaki arkadaş kolundaki altimetreyi gösterip “1500 metreye vardık, 4200’e çıkacağız, daha var” diyor. Ben “Allahım… ne işim var benim burada… ne yapıyoruz biz…” diye içimden geçiriyorum. Sonra ona, kaydettiği kameraya dönerek “Bunu bir daha yapmamam için bana hatırlat!” diyorum… Aslında mesaj kendime! Kocam sonradan anlatıyor; meğerse benim betim benzim atmış, yüzüm bembeyaz haldeymiş.

 

Bunlar olup biterken birden durdum! İçinde olduğum sis perdesini aralamaya karar verdim. Derin nefes alıp vermeye başladım! Ve baktım, ne için orada olduğumun bilincine vararak, fark ederek dikkatle kendi içime döndüm. Yıllardır yapmayı istediğim ve ölmeden önce yapılacaklar listesine (Bucket List*) koyduğum hayalimi gerçekleştiriyor olduğumu hatırladım. Özgür iradem ve bilinçli tercihimle oradaydım… Orada olmayı ve bu deneyimi yaşamayı gerçekten istediğim için oradaydım. İçimdeki korku ve bitmeyen heyecana rağmen, kararlıydım… Keyfini çıkaracağım!!!

 

Ve… Yükselme bitti, vakit geldi. İkili atlayacak bizler son hazırlıklarımızı yaptık; kanguru gibi, eğitmen kemeriyle kemerlerimize bağlanması yoluyla birbirimize yapıştık. Uçağın kapısı açıldı… Kızım atlamaya hazır… Avucuma bir öpücük kondurup ona doğru üfleyerek ona öpücük gönderdim; avucuyla onu yakalayıp kalbine koydu. Aynısını yaparak bana öpücüğünü gönderdi. Veee… hooop atladı! Atladığı sırada ne kaygı ne korku vardı! Sevinç ve mutluluk vardı! Uçaktan çıkışını izlerken zihnim 18 sene öncesine gitti; doğduğu güne, doğduğu ana ve haline… Küçücük, saf ve savunmasız bebekliğine… O an zihnimdeki kızımın yeniden doğuşuna tanık oldum… Kızım büyüdü! Kendini bilen, zeki, becerikli ve hayatıyla ilgili akıllı kararlar alabilen birey oldu. Bir anne başka ne isteyebilir ki?

 

Ben bunları düşünürken, tekli atlayanlar gitmişti bile ve sıra ben ve kocama geldi… Kapıya ilerledik ve kapının ağzında (-10 derece) soğuk havanın yüzüme vuruşuyla birlikte kocama dönüp (çünkü ilk ben son o atladık) “bye” dedim… Kameramanım önden atlamış, havada beni bekliyordu! Derin nefes aldım, aşağı baktım ve “işte budur, keyfini çıkar” dedim içimden. Ve biz -Xavier ile ben- bir dakika boyunca hava boşluğunda aşağı doğru son hızla inmeye başladık. Kuş gibi… Kollarımı çırpıyor, kurbağa yüzme hareketleri yapıyor, kendi eksenimizde dönüyorduk… Ve içimden “Shirli, bu gerçek… serbest uçuyorsun…” (Aslında son hızla aşağı doğru iniyorduk, o başka!!!) “…ve sen, korkun ve kaygın yüzünden az daha şunun zevkini öldürüyordun” dedim… İşte o anda, bunu bir daha yapabileceğimi düşündüm!

 

Müthiş ötesi bir deneyimdi. Bir dakikanın sonunda Xavier paraşütü açtı ve biz hızla aşağı giderken birden yukarı yükselmeye başladık. Ve beş dakika kadar, ağır ağır aşağı süzüldük. Ayağımın altındaki manzaranın ihtişamı bir yana, havada duran ben ve beyaz Nike’larımın o manzaranın içindeki gerçekliği daha bir muhteşemdi. Dahası var mı? Kuş gibi uçmuşum ve aşağı iniyordum. Hiç alışık olmadığım duygu ve deneyim olmasından dolayı korku tabii ki vardı… Ama, anın bende bıraktığı heyecan ve tadına varma arzusu korkuyu alt etmişti. İşte, adrenalinin tavan yaptığı an diyebilirim. Başlangıç noktasına -çimlik alana- indiğimizde korku, kaygı veya heyecandan sanki eser kalmadı… Geriye derin uyanışlar, düşünceler ve duygular kalmıştı.

Merak edersiniz diye birkaçını aşağıda paylaşıyorum…

  • Kızımın atlayışı, göbek bağının bir defa daha kesilişini ve bizden koparak kendi ayakları üzerinde duruşunu temsil ediyor benim için. Onu dünyaya getirdiğim an ile uçağın kapısından atlayış anı birleşti adeta.
  • Hayatımda ilk defa, hiç tanımadığım birine hayatımı tümüyle teslim edecek kadar güvenmeyi seçtim. Güvendim de! Türlü eğitimler ve kişisel gelişim programlarına katılmama rağmen, böylesine bir güven testinden hiç geçmemiştim.
  • Korona ve Pandemi süreci bize kontrolün bizde olmadığını öğretmeye çok uğraştı. Şahsen bu konuda çok ilerlediğimi düşünüyorum. İlk defa, kontrolü elinde tutmaktan vazgeçip (yani, let go edip) işi bilene vermeyi başardım.
  • Anladım ki, kontrolü elinden bırakınca ancak hayatın tadına varmaya ve sunduğu güzel tatları duymaya fırsat veriyor insan kendine. Kontrolü elinde tuttukça, kontrol derdinden hayatın tadına varamıyorsun. “Bir daha yapmayacağım” dediğim halde, 60 saniyelik o serbest düşüş sırasında “bir daha yaparım” dedim! Kahramanlık için değil, keyfine varmak için!
  • Kontrolü bırakmanın yanında, bir deneyimi kendi seçimim ve kontrolüm dahilinde tatmış oldum. Burada bahsini ettiğim ölüm korkusuyla burun buruna gelme Şöyle ki, ömrümde hayatımın gidişatına yön veren iki olay yaşadım ve bana çok önemli mesajlar kazandırdı. İlki, 1999 depreminde 47 saniye boyunca sarsılırken “Shirli, buradan sağ kurtulursan hayatını istediğin gibi yaşayacaksın” diye söz vermiştim kendime. İkincisiyse, 2016 yılında THY’nin NY-IST uçuşunda teknik arıza nedeniyle (bomba ihbarıymış meğer) Halifax’a inmek zorunda kaldığımız 57 dakikalık iniş sırasında “Shirli, yanında kocan ve kızınla birliktesin, eğer son buysa yapacak bir şey yok; buraya kadar hayatını istediğin gibi yaşadın, yapmak istediklerini yaptın, ki daha yapacak çok şeyin olduğunu da biliyorsun… Ve buradan sağ kurtulursan hayatını aynen yaşadığın gibi yaşamaya devam et!” demiştim kendime. Ve bu üçüncüsü… Çünkü yine ölüm korkusuyla yüzleştim; ama bu sefer kendi seçimimle, bilinçle, farkındalıkla ve sınırlarımı aşarak kendimi keşfetme sevdasıyla. Ve bu sefer “Shirli, hayatın tadına varmak istiyorsan, kontrolü bırak” çıkarımına vardım!
  • KBB doktorum ben havadayken aramış ve cevap yazmış… Ne dedi biliyor musunuz? “Yap! Hemen!” Sonrasında da “yaptın mı, nasıldı?” diye de sormuş. Tabii ki de video kaydıyla “harikaydı, muhteşemdi, inanılmazdı” diye yanıt gönderdim.
  • Bu yaptığım anormal ötesi olayı çok kişiyle paylaşmadım. Garip olan, zaman ilerledikçe anormallikten normalliğe dönüşüyor olması zihnimde. Anlattıklarımdan “amanın, sen ne yaptın!” türünde laflardan tut, annemle babamın sessizliğe bürünüp tepkisiz kalmasına kadar, farklı yansımalar aldım. Bu yansımalar, bir yandan bunun anormalliğini, diğer yandan da bana kattığı kazanımları ve bir daha atlayabilirim güveninden kaynaklı normalliğini çağrıştırıyor. Bir diğer gerçeklikse, eğitmenim Xavier’in sadece o gün benimle beşinci atlayışını yapmış oluşu… Aklımdaki soru şu: Acaba yaptığım normal mi, anormal mi? Bu soruyu da size bırakıyorum!

 

Benden bu seferlik bu kadar!

Barcelona’dan Shirli

16 Ekim 2022

 

*Bucket List (Kova Listesi), İngilizcede sokak diliyle ölmek anlamına gelen kicking the bucket deyiminden türetilmiştir. Türkçede “ölmeden önce yapılacaklar listesi” diye geçer. Bu liste, ölmeden önce yapmayı istediklerinizi, gerçekleştirmeyi istediğiniz hayallerinizi veya deneyimlemek istediğiniz şeyleri içerir. Neden “kova listesi” denmiş? Bu terim 2007 yılında Bucket List başlıklı bir filme konu olmuş, 1999 yılında Amerikalı İngiliz senaryo yazarı Justin Zackham tarafından ortaya atılmış. Kovaya tekmeye vurmak -ölmek- deyimine list sözcüğünü ekleyerek (kicking the bucket list) ölmeden önce yapılacaklar listesi ifadesini oluşturmuş. Jack Nicholson ve Morgan Freeman’ın başrolde oynadığı bu film zamanında çok ses getirmiştir ve sanırım “mutlaka gerçekleştirilecek hayaller listesi” kavramını hepimizin aklına yerleştirmiştir.