Cahillik Yapma Sakın!

(Yazarı sesli dinlemek için tıklayın.)

Bizim ailenin meşhur lafıdır bu -cahillik yapma sakın! Babama ait. Bir yere gidişimde, seyahate çıkışımda, arkadaşlarımla program yapışımda bana bu lafı ederdi “aman kızım, bir cahillik yapma!” Yaş 51, hala der… Bu lafın altında yatan mesaj “aman kızım yaptıklarına dikkat et, farkında ol, kendini koru, kolla” var. Deli dolu zıpır bir tip oluşumdan ve beni koruma kollama motivasyonundan olsa gerek…  Haklı bir yanı da var, zira şu yaşıma kadar başıma bin türlü şey geldi: havuzun dibine çakılıp burnumu kırdım, yazlıkta düşüp çenemi yardım, 26 yaşımda Los Angeles’te arkadaşımın yanındayken suçiçeği çıkardım. Daha da sayabilirim…  Özetle, bu lafı pek çok kere işitmişimdir, sonrasında babamla karşılıklı birbirimize “cahillik yapma sakın” demişizdir. Son dönemde, özellikle Covid-19 yüzünden çokça gündeme geliyor. Neden mi?

 

Şöyle… Bu satırları kayınvalidemin İzmir Karabağlar Tırazlı köyündeki evinden yazıyorum. İzmir körfezine tepeden bakan, doğa içinde, kuş cıvıltılarıyla sarılı bir huzur köşesinden… Birkaç günlüğüne geldik; aile ziyareti ve kocamın 50nci yaş doğum gününü ailece kutlamak için. İyi ki de gelmişiz! Ne çok özleşmişiz! Güldük, yedik, içtik, dans ettik, komiklikler yaptık, ateş yakıp marshmallow ısıtıp yedik, çekirdek çitledik, dağ tepe yürüyüp kozalak topladık… Dağın tepesinde, insandan ve karmaşadan tümüyle uzak, bir başımıza beden-ruh-zihin sağlığımızı besledik. Bunların tamamını da Covid-free yaşadık.

 

Tabii buraya geliş kararımız, o kadar da kolay olmadı. Covid-19’un yeniden “peak” yaptığı bir dönemde, Barcelona’dan İstanbul’a gitme cesaretini göstermemiz babamın “cahillik” kategorisine tamı tamına uyuyor! Risk-kazanç denklemine koyduğumda acaba akıllı işi mi, cahil işi mi diye, sorgulamadan edemiyorum.  Uçaktan indiğimiz andan itibaren ya bir yerden virüsü kaparsak, ya Barcelona’ya dönemezsek ve buralarda kalırsak gibi akıl almaz endişeler silsilesi sardı beni. Alışveriş merkezlerine, dükkanlara, kafe ve restoranlara gitmedim; niyetim de yoktu zaten… Yüzümde çift maskeyle, elimde püskürtmeli kolonya şişesiyle, sanki ben “ben” olmaktan çıktım, paranoyak bir Shirli oluverdim. Bilinç altıma dahi işlemiş, ki, bir gece rüyamda maskesini takmayan biriyle kavga edip takıştım.

 

Kendime şaşıyorum. Covid’in ilk başladığı ve yayıldığı Mart-Mayıs 2020 süresince Barcelona’da bu kadar rahatsızlık duymadığım halde, iki günlük İstanbul maceramda kendimi kaygı ve endişe sarmalında bulmak son derece rahatsız ediciydi. Bu döngüden çıkmış olmak büyük bir nimet olsa da, içinde sıkışıp kalabilirdim; farkında bile olmadan hayatımı hep bu kaygı ve endişe seviyesinde sürdürebilirdim; çevremde bir çok kişinin yaşadığı gibi! Korkutucu! En korkuncu, şartlar ve ortamın yanı sıra, “İstanbul’da durum çok kötü, çok kötü” söylemlerinin yarattığı psikolojik baskı.

 

İstanbul’dan çıkmak bile o baskının hafiflemesine yetti; bir de üstüne köy evine gidiyor olmanın düşüncesi son 2 günün ağırlığını üzerimden tümüyle aldı. Köy evine her gelişimde beni bir huzur kaplar. Bu sefer içimde bir kıpırtı, aklımı kemiren zihni sinir düşünceler… Ya virüsü almış beraberimde taşımışsam; tüm aileye bulaştırırsam; benden kaynaklanmasa da, ya birine bir şey olursa… İçimdeki vıdı-vıdı çekilir gibi değildi! Üstüne bir de baş ağrısı tutunca, işin kolayını buldum ve dosdoğru test yaptırmaya gittim. Kocam ve kızım dönüş uçuşu için zaten PCR testi yaptıracaktı, ben de peşlerine takıldım. Tabii ki sonuç negatif 

 

Tüm bu süreçte, benim için sinir bozucu kısım, iyi olduğumu (yani negatif sonucu) bildiğim halde emin olamayışım, kendimden şüphe ediyor oluşum. Psikolojik baskının üstüne zihnimiz bize öyle oyunlar oynuyor ki, bedensel semptomlar geliştirip kendi kendimizi “acaba bende bir şey mi var?” kuşkusuna düşürüyor. Öyle bir noktaya geldik ki, doğru bildiklerimizi sorgular, iç sesimizi berraklıkla duyamaz ve kendimizden şüphe eder olduk. Birçok anlamda dengemizi ve bütünselliğimizi sarsmakta olan acayip günlerden geçiyoruz. Gerçekten de, ara sıra soruyorum kendime, bugünün şartlarında seyahat etmek ve yerinden kıpırdamak ne kadar doğru? Acaba cahillik mi? Kulağımda babamın “cahillik yapma sakın” laflarının çınlamasına rağmen, iç sesim bu işin doğrusu veya yanlışı olmadığını; akılcı veya cahilce yanının da olmayacağını söylüyor. Kanımca, her seçimin doğruluğu veya akılcılığı kişinin iç sesinin dış seslerle ne kadar uyumlu olduğuna bağlı.

 

İtiraf ediyorum, kararımızı aldıktan ve İstanbul’a vardıktan sonra dahi, sorgulamalarım, iç çatışmalarım ve zaman zaman çelişkilerim devam etti. Dış sesler ve uyaranlar öyle yüksek sesle bombardıman halinde geliyordu ki, bir ara iç sesimi duyamaz hale geldim. Her ne olursa olsun, böylesine karmaşık dönemde karar alırken yüreğimizin sesini dinlemeye kulak vermeliyiz. Kurtarıcı anahtar bu! Kimine göre cahilce gelen bir seçim, benim için en akılcı ve doğru karar olabilir. Seçimlerimizin akılcılığı kişiye göre, durum ve ana göre ve ortama göre değişkenlik gösterir. Geleceği göremem, ancak anı anda yaşama ve hayatı kapsayarak yaşamayı seçen biri olarak, diyorum ki… Hayatı ve yaşayacaklarımızı ertelememeliyiz… Sorgulamalı ama bölünmemeliyiz… Seçimlerimizi özgürce, kendimizce akılcı gelen biçimde yapmalıyız… Ve yaşamı bütünlükle sürdürmeliyiz…

 

03 Nisan 2021

Tırazlı İzmir

 

Hayatın Cilveleri

(Yazarı sesli dinlemek için tıklayın.)

Bu yazıma “hayatın cilveleri” diye başlamak istiyorum; çünkü, hayatın cilveleri umduğumuzda değil bulduğumuzda gizli. Forest Gump filmini izleyenler hatırlar. Annesi Forest Gump’a hayatı bir çikolata kutusuna benzeterek “içinden ne çıkacağını bilemezsin” der (Life is like a box of chocolates. You never know what you’re gonna get). Bu yazımda da geçtiğimiz hafta sonunu, adeta bir çikolata kutusu gibi ne umarken ne bulduğumu, yaşadığım deneyimi, hatta yaşadığım dönüşümü paylaşmak istiyorum. Zira, bir şeye niyet etsek de hayatın cilveleri bumerang gibi bize dönebiliyor, beklediğimiz olay bize etki edebiliyor, ettiğimiz niyet bize yarayabiliyor…

 

Ne demeye çalıştığımı sanırım hikayesiyle daha güzel aktaracağım. 16 yaşında kızım lisanslı kayak yarışçısı. Hafta sonu Barcelona’dan üç buçuk saat uzaklıkta Espot adında bir kayak merkezinde yarışa gidecekti. Genellikle sporcular yarışlara aileleriyle gider; ancak Espot’a aileler pek katılmaz, ekipçe gider dönerler. Biz de kızımın ekipçe gidip döneceği bir planlama yaptık. Cuma sabaha karşı, Pazar akşamı aynı yerden almak üzere yarışa gönderdim. Espot tüm kategoriler arasında, özellikle pistlerin dikliği bakımından, en zorlayıcı yarış olarak bilinir. Her ne kadar yanında olmayı istesem de ekip olarak gidip dönecekleri bir yarış olduğundan, Espot’u kızımın büyüme, kendini aşma ve konfor alanından çıkmasına vesile olacak fırsat gibi görüyordum. Böylece Espot’a ekibi ve antrenörleriyle birlikte gitti. Ben de türlü programlar ve yapılacak işler listesi oluşturarak hafta sonumu doldurdum. Ancaaaak… çikolata kutusundan beklediğimden farklı tatlar çıktı!

 

Cuma akşamı saat 17:00 sularında kızımın “yarışta başka anne-babalar da olacak; sen de burada olsan bana destek versen…” mesajıyla tüm planlarım alt üst oldu. Esasında, planlarım alt üst olmalı mıydı, yoksa aynen seyrinde devam mı etmeliydi ikilemiyle kala kaldım. Espot’u kızımın öz güveni ve cesaretiyle kabuğundan çıkmasına önayak olacak bir fırsat olarak düşünürken, henüz kabuğunu kırmaya hazır olmadığını ve desteğe ihtiyaç duyduğunu görerek, onu hayata hazırlamayı hedefleyen ebeveyn olarak tereddüte düştüm. İçimden “acaba kendi kabuğundan çıkması için erken mi; acaba bu ilk Espot deneyimi olması dinamikleri değiştiriyor mu; acaba beklentilerimi yüksek mi tutuyorum…” türünden düşünceler geçerken, benzer soruları kendime sorduğumu farkına vardım.

 

Hayatın cilveleri işte! Kızımın kendini aşmasına fırsat olarak gördüğüm Espot yarışının bir defa daha kendimi aşmama ve kendi kendime koyduğum sınırlamalardan sıyrılmama yardımcı olacağını tabi ki bilmiyordum… Kızım bana yanımda ol çağrısı yapana kadar, nispeten halen yabancısı olduğum ülkede üç buçuk dört saat uzaklıkta ve daha önce hiç yapmadığım bir yolu bir başıma aşmaya ne istekli ne de kafaca hazırdım! Ayrıca, kızım için hangisi doğruydu? Kendi başına kalmalı, güç kaynaklarını keşfetmeli ve büyümeli mi; yoksa annesinden ihtiyaç duyduğu destekle mi yola devam etmeli? Benim gitmem ve yanında olmam onun büyüme sürecine iyilik mi edecek, kötülük mü? Peki ya ben ne istiyorum; planımı değiştirmeyi ve o yolu arşınlamayı istiyor muyum? Acaba o yolu bir başıma yapabilir ve kazasız belasız (hele ki Covid-19 kısıtlamaları çerçevesinde) Espot’a varabilir miyim? Bir de vardığımda nerede kalacağım? soruları… Benim için zor bir ikilemdi.

 

Ok yaydan çıktı! Kalacağım yeri bulmanın dışında, bana huzursuzluk veren bu sorulara netlik bulamadan cumartesi sabah erkenden yola çıktım. İçim kıpır kıpır, midemde bir düğüm, 258 km’lik mesafeyi, ömrümden dört saat değil de bir günümü almış gibi yol aldım. Esasında yeşil, kahverengi ve mavi tonlarının buluştuğu eşsiz doğa harikası yerlerden geçtim. Radyoda Kiss FM ve Spotify playlist ile nefis ötesi bir yolculuktu… Doğrusu, acabalarım zihnimi kemirmese tam bir cennet yolunu arşınlıyordum diyebilirim.

 

Yolun yarısına geldiğim bir noktada, kızımın yarış pistinde olduğu, kısa vakit sonra da düştüğü haberi geldi. İçim allak bullak oldu! Düşmüş müydü? Belki kapı kaçırmıştı… En önemlisi, iyi miydi? Bir yandan yol alıyorum, bir yandan nasıl olduğunu anlamaya, uzaktan bilgi almaya uğraşıyordum. Yollarda nerdeyse hiç araba yoktu, bomboş; zihnimse iç konuşmalarla dopdolu! İlginç olansa her şeyin farkındaydım. Negatife kaymış zihnim olabilecek en kötü senaryoları üreterek beni duygusal girdaba itiyordu. Mindfulness eğitimlerinde anlattığım tüm öğretileri sanki unutmuş veya sistemimden çıkarmış gibi yol alıyordum.  Zihnim belli aralıklarla çalan şarkılara kapılıp iç konuşmalardan uzaklaşıyor, sonra yeniden kaptırıyordum!

 

Kaç kilometre böylece yol aldım, bilmiyorum. Ama şunu biliyordum ki, bu döngüden çıkmalı ve kontrolü geri almalıydım! Nasıl yapmam gerektiğini de biliyordum. Müziği kapadım. Gelen tüm düşüncelere zihnimi Durdurdum! Derin derin nefes aldım verdim, zihnimi nefesimi İçime çekiş ve verişime odakladım! Beni kaygı ve düşünce sarmalından uzaklaştırıp rahatlatana kadar nefes alıp vermeye, zihnimi de nefesimde odaklı tutmaya devam ettim. Negatif sarmalından uzaklaşıp olumsuz senaryonun yanında başka senaryoların da olabileceğini Farkına varana kadar nefes aldım verdim. Yavaş yavaş aklım yerine gelmeye başladı ve olaylar üzerine sağlıklı Anlam yükleyebilmeye başladım. Kızım düşmüş olabilir, yaralanmış olabilir, hiçbiri de olmayabilir. Önemli olan ben yoldayım ve kısa süre sonra yanında olacağım. Bu zihinsel ve duygusal Yansıtmayla rahatladım. Daha önce akıl edemediğim şeyi yapıp kızımı aradım; telefonda sesi keyifli ve gayet de neşeliydi!!!

 

Yolda olan, ikilemlerin yolculuğunu arşınlayan bendim. İlk zorlayıcı yarışını kendi başına yapma cesaretini gösteren ve kapı kaçırmış olmanın hayal kırıklığıyla baş etmeyi başaran da kızımdı. Fiziksel olarak ayrıydık, ama benzer yoldaydık. İkimiz de dönüştük; büyüdük, sınırlarımızı aştık ve konfor alanımızdan çıktık! Müziği geri açıp “Lalalalala life is wonderful, lalalalallaala life’s so far good” şarkısıyla tünellerden, nehir yollarından, dağ yollarından kıvrıla kıvrıla, ağzımda şarkı sözlerini mırıldanarak yoluma devam ettim…

 

Son 24 saati ve yaşadıklarımı ve çikolata kutusundan ne umup ne bulduğumu aklımdan geçirirken, farkına vardım ki, hayatımıza aldıklarımız ve bizi seçenlerin bizi daima bir adım daha ileriye, gelişmeye, büyümeye, konfor alanımızdan çıkmaya ve özgürleşmeye itiyor. Kızımın yanımda ol çağrısı salt kendine hizmet eden bir çağrı değilmiş! İçinden geçerken görmek zor. Anahtar direnmekten vaz geçip akışa izin vermek, yüreğinin sesini dinlemek ve yola çıkmak! Ben de aynen öyle yaptım…

 

Espot’tan Shirli

07 Mart 2021

 

Clubhouse’ın Bana Düşündürttükleri…

(Yazarı sesli dinlemek için tıklayın.)

Geçen yazımda “Clubhouse’da Buluşalım!” diyerek uygulamanın nasıl çalıştığına ve artı-eksilerine dair görüşlerimi paylaşmıştım. Yeni bir kullanıcı olarak nasıl bir deneyim olduğunu pek yansıtma şansım olmamıştı. Son iki haftada çokça deneyimleme fırsatı edindim, uygulamanın nasıl işlediğini keşfettim. En önemlisi, dikkat ve farkındalıkla kullanmanın gerekliliğini anladım! Yani, kendime fayda sağlayacak kısımları alırken vaktimi de iyi yönetmenin inceliklerini anladım. İtiraf ediyorum, öz-denetim gerektiren, ufku dibi olmayan bir okyanus gibi…

 

Ufkunu da dibini de kişinin kendinin belirleyeceği bir olgu. Yoksa kolaylıkla kapılır gider insan. Neden mi? Düşünün ki, günün 24 saati aktif sohbet odacıkları var; her tür konu ve ilgi alana göre tartışmalar dönüyor… Dünyanın her köşesinden insanlar çalışmalarını, deneyimlerini, hikayelerini paylaşıyor… Hepsini de avucunuzun içinde tuttuğunuz “akıllı” iPhone ile (sadece iOs ile çalışıyor maalesef) adeta dünyaya açılıyorsunuz. Televizyonun ilk çıktığı “akıllı kutu” dedikleri o ekrandan dünyaya açılmayı ve etkisini anımsatıyor Clubhouse.

 

Clubhouse’da neler mi deneyimledim? İlk aşamada telefonumda kayıtlı birkaç kişiyi takibe başladım. İlgi alanıma göre, takip ettikleri veya onları takip eden birkaç kişiyi takip etmeye başladım. Bunlar Türkiye’den Amerika’ya, İspanya’ya İsrail’e kadar uzanan işletme, yönetim ve organizasyon, psikoloji, pozitif psikoloji, eğitim yönetimi, kariyer, işyerinde mutluluk, liderlik, Mindfulness, vs. alanlarında uzman. Ardından aktif odalarla ilgili bildiriler gelmeye başladı. Böylece müdavim ettiğim birkaç oda oluştu.

 

Bunlardan birincisi “Harvard Business Review Türkiye Talks.” 3-5 günde bir ayrı bir temayı merkeze aldıkları ve alanın piri dediğimiz uzmanların iş yerindeki gerçekleri teoriden pratiğe enine boyuna tartıştıkları bir oda. Toplam dinleyici kitle sayısına hiç bakmadım, ama binleri buluyordur. Ben, adeta açık öğretim dersindeymiş gibi, defter-kalem elimde, “huşu” içinde dinliyor, not alıyor, kendimi bilgi kaynağıyla beslenmeye bırakıyorum. Asıl güzeli, edindiğim taze ve canlı bilgiyi tez zamanda gidip öğrencilerimle paylaşıyorum, onların da ufuklarını açmaya koyuluyorum. Ağırlıklı İş Yerinde Merak; Cesaret, Tükenmişlik; Mizah gibi konulara rast geldim. Bu akşam (Pazar) Yapay Zeka-Fırsatlar ve Tehditler konusuna denk geldim.

 

Diğer takip ettiğim odalar genelde takip ettiğim kişilerin katıldığı veya moderatörlüğünü yaptığı odalar. Konu başlığına göre giriyor, konu ve derinlik beni besliyorsa dinlemeye devam ediyorum; aynı kişilerin aynı lafları tekrar tekrar döndürdüğü hissine kapıldığımda çıkıp başka odaları kolaçan ediyorum. Zaman içinde eş zamanlı yürüyen odalardan birini seçip diğerlerinden vazgeçmeyi öğrendim. Bu arada, platform süper güzel tasarlanmış; anlık bildiriler vasıtasıyla takip ettiğiniz kişinin bir odada aktif olduğu veya ileri tarih ve saate programlı odanın haberi geliyor. Ajandanıza da ekleyebiliyorsunuz.

 

Bu durumun en talihsiz tarafı, kişiyi aynı anda birkaç odada olma isteğinden doğan doyumsuzluk duygusu. Dinlediğiniz sohbet kaydedilmediği ve yeniden dinleme şansınız olmadığı için, kaçırdıysanız gidiyor. Birkaç defa başıma geldi. Leadership Reinvented odasında Israil’li Startupçı konusunu dinlemeye niyetlenmiştim ki, eve misafirin gelmesiyle hevesim kursağımda kaldı. Tabii ki de olayı kaçırdım! Üniversitede ders verdiğim saatlerde, işime odaklanıp işimi yapmam gerektiğinde veya uyuduğumda sürüyle ilginç odalar kaçırdım!

 

Aklım kaldı mı? Tabii ki kaldı! Kaçırma duygusunu (feeling of missing out) dibine kadar hissettim! Diğer yandan, odayı kaçırmamak uğruna işimi yapmayı erteleme eğilimine kaydığımın da farkına vardım. “Olsun, sonra yaparım” diyerek, zaman ve dikkatimi işime değil de Clubhouse’a verdikçe zamanın kaçtığını ve işlerin biriktiğini de fark ettim.  İşte o zaman anladım ki, kişiyi erteleme (procrastination) davranışına itebilecek büyük bir tuzak! Diğer yandan Clubhouse bilgi kaynağı bakımından büyük nimet. O yüzden bilinçle, dikkat ve farkındalıkla takip edilmeli.

 

Clubhouse bende iki ana fikir uyandırdı. Birincisi, artık her şey erişilebilir; yeter ki iste, yeter ki merak et! İkincisiyse eğitim, öğretim ve öğrenme yöntemlerinde ezberler bozuluyor!  Her şey erişilebilir, çünkü teknolojik gelişimlerin küreselleşmeye katkısıyla, bugün sosyal medya platformları bilginin yayılmasını, paylaşılmasını ve eşit imkanlarla erişimini sağlıyor. Diğer platformlardan farklı olarak Clubhouse bana, ülkeler ve insanlar arası sınırların, mesafelerin ve zamana-mekâna bağlı engellerin iyice ortadan kalkmakta olduğu anlayışını getiriyor. Pandeminin de etkisiyle, sosyal mesafeye rağmen insanların daha derin, kapsayıcı ve içine almaya hazır tutum içinde olduğu inancını doğruluyor. Yani, Thomas Friedman’ın (2005) “Dünya Düzdür” kitabında küreselleşmeye atıfta bulunduğu gibi, dünya giderek daha da düzleşiyor. Neden mi? Kişileri takip etme, sohbet odacıklarına girme veya ilgi duyduğunuz konuların konuşulduğu platformlarda işin uzmanları veya deneyim sahibi olanları dinleme konusunda hiçbir sınırla karşılaşmıyorsunuz. Tümü size ve tercihlerinize bağlı!

 

Ezberler bozuluyor, çünkü düzen çok hızlı değişiyor. Direk Clubhouse’a bağlamak haksızlık olur; öncüsü teknolojik gelişmeler ve pandemi! Teknoloji bilgiye erişim kolaylığı getirirken (araştırmaya göre çoğu gencin bilgiyi YouTube’dan edindiği ve öğrendiği yönünde), pandemi uzaktan öğretim yöntemini yaygınlaştırdı. Mart-Haziran 2020 arası her okullu gencin ekrana bağlanmasıyla ve mekânsal şartın “zorunlu” olarak ortadan kalkmasıyla, okulların işlevi ve görevi de tartışmaya açık hale geldi. Bu durum, adı üstünde, “eğitim ve öğretim” kurumların aylardır öğretimi uzaktan yürütmesiyle, “eğitim ayağını nasıl yürütecek?” sorusunu doğuruyor; haliyle de öğrenme ve öğretme yöntemlerini sorgulamaya itiyor.

 

Peki Clubhouse bu tablonun içinde nasıl yer alıyor? Şimdilik, kullanıcıların birçoğu için birinci ağızdan bilgiye erişme, merakını giderme ve (T-insan modelindeki gibi) dikey veya yatay öğrenmeyi sağlayan bir kaynak. Kısa sürede “informal” yapısıyla yaygın (informal) öğrenme yöntemlerine destek görevi görebilecek. Dahası, örgün (formal) eğitim çerçevesinde YouTube kadar çekici ve etkin bir bilgi kaynağı aracı olacağı kanısındayım. Neden mi? Lise/Üniversite öğrencileri tartışma odalarına girecek, tartışma odaları açacak ve konularında uzman ve deneyim sahibi kişileri davet ederek çalışmalarına “crowdsourcing” (kitle kaynak kullanımı) yoluyla bilgi toplayacaklar. İşte ezberler bozuluyor…

21 Şubat 2021

Barcelona’dan Shirli

 

Clubhouse’da Buluşalım!

(Yazarı sesli dinlemek için tıklayın.)

Düşünüyorum da hayatımız amma da değişti. Pandeminin çıkışıyla hayatımız sokaktan evlerin içine girdi; sosyal birlikteliğimiz kafeler ve restoranlardan evlerde toplanmalara dönüştü; her tür buluşma ve sohbet yüz yüze ortamdan sanal platformlara taşındı. Normal şartlarda aynı anda iki ayrı program, söyleşi, sosyal birliktelik veya buluşmaya katılamayacakken, teknoloji sayesinde erişilebilirlik sınırları ortadan kalktı. Bu pandemi başımıza gelen büyük felaket mi yoksa bir nimet mi, gerçekten emin olamıyorum! Evlere kapanma zorunluluğu, serbestçe canının istediğini yapamamak tabii ki özgürlüğün kısıtlanması açısından korkunç; ama normal şartlarda erişemeyeceğimiz ortamlara, sohbetlere, bilgilere oturduğumuz yerden erişebilmek, özellikle gündemi ve güncel konuları takip edenler için adeta bir ödül!

 

Mart 2020’den ve ilk karantina şokundan sonra -Facebook, Instagram, Twitter gibi sosyal medya hesapları daha da aktif kullanıldığı gibi, nerdeyse dünya âlem Zoom’lamaya geçti.  O dönemde bir ara Houseparty hayatımıza girdi çıktı, evlerimizde oturduğumuz yerden partilediydik; sonrasında yok oldu. Şu son dönemde -sanırım birkaç aylık hikayesi vardır, yeni bir platform girdi hayatımıza, Clubhouse! Henüz çok yeni olsa da hızla yayılmakta ve sunduğu nimetler ‘açlıkla’ tüketilmekte!

 

Ne mi bu Clubhouse? En basit yönüyle, tartışma odalarının yer aldığı (görüntüsüz) sanal bir platform. Ancak, işin inceliklerine gelince, bildiğimiz diğer tüm platformlardan farklı tasarlanmış bir uygulama. En çarpıcı özelliği de kişi kulübe ancak davet veya tanıdığının kabul etmesiyle girebiliyor. Yani hesap açsanız da kulübe üyeliğiniz telefon rehberinizde kayıtlı birinin onay vermesiyle mümkün. Bu sistem bana ‘Soho House’ kulübünü veya ‘Masonluk’ sistemini andırıyor. Gayet “elitist” bir yaklaşımla herkesi içine almama eğilimine rağmen, herkesin orada olduğunu ve ‘yeni furya’ halinde hızla yayıldığını göreceğiz. Özetle, ‘ayrıcalıklı topluluk’ diye başlayıp ‘halka açılmış’ ve bilgi, fikir ve dünya görüşünün serbestçe paylaşıldığı bir platform.

 

Peki Clubhouse’da neler oluyor? Ne yapılıyor? Ne sunuyor? Zaman ve mekân kısıtlamalarına karşı gelen, günün her saati tartışma odacıklarının aktif olup süregeldiği bir platform düşünün… Mesela takip ettiğiniz, kendinizce ‘influencer’ olarak gördüğünüz kişilerin başlattıkları ve spontane yürüttükleri tartışma odalarına girebilirsiniz; dönen konuyu dinler, bilgilenir ve isterseniz yorum yapabilirsiniz. Zoom veya başka platformlardan farklı olarak, Clubhouse’da genelde her şey spontane oluşup kendi doğal seyrinde ilerliyor. Kullanıcı olarak çeşitli tartışma odalarına girip çıkabilir, biraz dinleyip “yok bu sarmadı” diyerek başka odalara girip oradaki ortamı kolaçan edebilir, sonrasında anlık keyfinize ve tarzınıza göre bir odada kalmayı seçebilirsiniz.

 

Oldukça ilginç getiri ve götürüleri var. Özellikle enformasyona açlık duyanlar, güncel bilgiyi takip edenler ve “falanca konuda insanlar ne düşünüyor, ne diyor?” diyenler için eşi benzeri olmayan bir bilgi kaynağı.  Düşünsenize, bilginin açık büfe şeklinde sunulduğu, yiyebileceğin kadarını ye (“all you can eat”) felsefesiyle güdüldüğü bir ortam! Bir başka güzel yanı da, yüzlerce konuda yüzlerce sesin yer alması; ve kişilerin ilk ağzından işitip filtresiz bilgiye erişebildiği bir araç olması. Demokrasinin beşiği Eski Yunan Çağı filozoflarının Agora’da toplanıp tartıştığı sahne geliyor gözümün önüne!

 

Tabii ki, her güzelin bir diğer yüzü var… Gülün dikeni misalinden ziyade, ‘dualite’ dediğimiz ikilikten bahsediyorum; sıcak-soğuk, aydınlık-karanlık, beyaz-siyah gibi, madalyonun öbür yüzü. Clubhouse’ın yukarıda saydığım avantajlarının yanında bizden alıp götürecekleri var olduğu kanısındayım. Henüz fark etmesek de ileride bizleri çeşitli yönlerden etkileyeceğini düşünüyorum. Verilerimizin toplanması ve üçüncü partilere satışından bahsetmiyorum; sosyal platformlardaki var oluşumuz ve platformlarla alış-verişimiz fabrika ayarları gibi otomatiğe kurulmuş durumda; ondan kaçışımız yok!

 

Henüz çok fazla yoğunlukta içinde olmamakla birlikte, dikkatimi çeken birkaç nokta var. Öncelikle, kişileri bilgi açlığından ‘bilgi obeziteliğine’ doğru itmeye namzet bir araç diye düşünüyorum. Bilgi obeziteliği nelere mi yol açabilir? Bizi alakalı alakasız enformasyonu öğrenme zorunluluğu baskısı ve stresine sokmaktan başka, ilk aklıma gelenler şöyle… Günümüzde çokça maruz kaldığımız yalan yanlış enformasyonu etkin filtrelemeden kolaylıkla doğru kabul eder hale gelebiliriz… Edindiğimiz enformasyonu derinlemesine merak edip araştırmadan, içselleştirmeden ve nihayetinde kendimize bilgi ve deneyime dönüştürmeden kullandığımızda, boş konuşan ama o konunun uzmanıymış gibi davranan insanlar haline gelebiliriz… Bu da bana ‘T-insan’ modeline dayalı öğrenen ve gelişen bireylerden ziyade ‘herbokolog’ olmaya doğru dönüşen insanlar topluluğunu çağrıştırıyor.

 

Herbokolog’un anlamına girmeyeceğim, sözcük kendini ele veriyor! Oysa T-insan bahsi edilmeye değer bir kavram bence! T-insan modeli anlayışına göre, kişinin bilgi, beceri ve yetkinlik bakımından en az bir konuda derinlemesine bilgi sahibi olması, o konunun neredeyse her şeyine vakıf olmasını öne sürüyor; yani dikey öğrenmeyi temsil eden ‘T’ harfinin dik ayağı! Diğer yandansa, kişinin birçok konunun bir şeyini bilmesi ve beceri ve deneyim geliştirmesini öngörüyor; bu da yatay öğrenmeyi temsil eden ‘T’ harfinin yatay kısmı. Diyeceğim o ki, Clubhouse ‘T’nin yatay kısmına müthiş hizmet edecekken, korkarım ki kişileri dikey öğrenmeden uzaklaştırma potansiyeline sahip bir sosyal networking uygulaması. Giderek daha çok kişi kendini bu tür uygulamalara kaptıracak, zamanını çaldırarak üretkenlik yerine hovardaca kullanacak, hatta erteleme ve oyalanma (procastination) davranışlarına yönlenecek.

 

Özetle, giderek her şeyden azar azar bilen ama derinlemesine bilgisiz ve cahil bir toplumun yetişmesine olası etkisinden bahsediyorum. Umarım yanılıyorum ve süreç tümüyle tersine işler… Zira tartışma odalarını gezdikçe bazılarının ne kadar zengin ama bir kısmının da bir o kadar da yüzeysel kaldığına tanık oluyorum. Öyle ki, “Harvard Business Review Talks – İşyerinde merakın yeri” konusundan, “Her şey değişirken aklımızı ve kalbimizi nasıl koruyacağız?” konusuna kadar müthiş zenginleştirici ve alanlarında uzman katılımcıların yer aldığı konular olduğu gibi, “Karantinada izin belgesiz dışarı çıkma teknikleri” konusunda taktik verme konuları da mevcut!

 

Bu platform belki de yeni bir demokrasi anlayışının gelişine ve hayat buluşuna habercidir. Henüz içindeyken göremeyebilirim… Ancak şöyle bir gerçek var ki, Clubhouse’da ilgi alanıma göre girdiğim her odacıkta entelektüel zenginliğime ciddi katkı sağlayan müthiş değerli kaynaklarla karşılaşıyorum! Siz de oradaysanız, Clubhouse’da buluşalım…

 

7 Şubat 2021

 

2021’e Hızlı Giriş…

(Yazarı sesli dinlemek için tıklayın.)

 

Geçen hafta Facebook’ta yaptığım bir paylaşıma çok sevdiğim bir arkadaşım “Hızlı girdin 2021’e” yorumunu yaptı. Dışardan bakınca haklı olabilir. Sosyal medyada pek aktif olmayan ben, son günler yeni yayınlanan kitabıma ve Harvard Business Review Türkiye dergisinde yayınlanan makaleme ilişkin üst üstüste paylaşımda bulununca, ister istemez çok aktif, üretken ve yeni yıla hızlı girmiş gibi olabilirim. Hatta kendime de “hızlı mı girdim acaba” diyorum. Oysa 2020’de yaptıklarımın benzerlerini yapmaya devam ediyorum. Ama itiraf ediyorum, son günler gerçekten inanılmaz hızlı ve yoğun geçiyor ve karantinadaki sakin günlerimi özlüyorum. Bir yandan da, etrafıma bakıyorum; hızlı görünen bir ben değilim.

 

Benim için en çarpıcı örnek muhtemelen Covid-19 aşısının uygulanma hızı… Çin, İsrail, Birleşik Krallık, ABD, Bahrain, Almanya, İtalya gibi ülkelerle başlayıp, diğer ülkelerin son hızda uygulamada takip etmeleri… 24 Ocak 2021 verilerine göre aşılama süreci sistematik şekilde hızla ülke nüfusuna uygulanıyor –İsrail (%41.8), Arap Emirlikleri (%25.1), Birleşik Krallık (%10.1), Bahrain (%8.5), ABD (%6.2), İspanya (%2.5), İtalya (%2.3), Almanya (%1.9), Fransa (%1.5), ve Türkiye (%1.5) bunlardan bazıları. Detaylı ve günlük verilere Our World in Data sitesinin linkinden ulaştım. https://ourworldindata.org/covid-vaccinations

 

Amacım Covid-19 aşılamasını güncel verilerle haber yapmak değil; asıl niyetim dünyaca üretkenliğin müthiş hareketlenişin ve aktif oluşun yeni yıla girişimizle hızlandığı yanılsamasını gözler önüne sermek. Zira, Mart 2020’den muhtemelen Haziran 2020’ye kadar milyarlarımız evlerimize kapandığımız, hareket ve dolaşım kabiliyetimiz kısıtlandığı ve adeta yerimizde “saydığımız” durağan halimize rağmen, gerçekte hiçbirimiz oturduğumuz yerde durmadık; tersine son derece üretken ve yaratıcı olduk. Bazılarımız okudu araştırdı, bazımız yazdı, bazımız pişirdi, bazımız müzik yaptı, bazımız çevresine destek toplayıp aş dağıttı, bazımız bildiklerini harmanlayıp bilgi paylaştı, bazımız da negatif kalabilmemiz için pozitif enerji yaydı. En önemlisi, hepimiz bunları yaparken günlük iş ve sorumluluklarımızın dışında kalan vakitte yaptık; sınırlarımızın ötesine geçtik, usul usul, adım adım, sessiz sedasız, kendi kendimize ürettik, yarattık… Ve artık ürettiklerimizin dünyayla temas etme vakti geldi… cevherlerimizi gün ışığına çıkarma ve paylaşma vakti geldi.

 

Benim de yaptığım, cevherlerimi paylaşmak oldu. Tabii, kabul ediyorum, yayınladığım bir kitap ve bir makale haberi duyurunca “hızlı” giriş gibi oldu. Hele ki paylaşımlarımın ardından gelen yansımalar, bana da “hızlı” giriş yanılsaması yaşattı. Halbuki, uzun bir süre durağan görünmenin etkisiyle harekete geçen en ufak bir olgu haliyle eskisinden daha hızlı görünebiliyor. Geçen hafta LinkedIn’de paylaştığım bir post 3-4 günde 124 kişiden beğeni, 55 yorum ve 8311 izleme topladı. Rekor!!! Bu benim için bir ilk… belki de sadece bir ilk olarak kalacak! Ne mi paylaştım? Üç yıl süren uzun soluklu Doktora Tez araştırmamın çıktısı “Çalışan Bütünlüğü-Employee Wholeness” esenlik modelini ve çıkış hikayesini “Çalışanlarınız Mutlu mu?” başlıklı makalemle, Harvard Business Review Türkiye Dergisi Ocak 2021 (sf.94-99) sayısında anlattığımı yazmıştım.

 

Her şeyi analiz etme ve anlamlandırma çabasıyla, geriye bakıyorum… İlginç bir perspektif belirdi. 2020 yılının büyük çoğunluğu evde oturup vakit öldürüyor gibi görünsek de devinimlerimizin sonuçları çıktıkça, 2020’de hiç durmamışız; gayet de hızlıymışız, ama farkında değilmişiz diyorum. Bunu fizikten hız kavramıyla ilişkilendirerek anlatmaya çalışayım: Şimdi, eğer ben, 2020’de üretkenliğim açısından belli bir hızda (speed) ilerliyor idiysem, 2021’de çıkardığım sonuçlarla geçmiş hızıma hız katmış -yani ivme (speed up=accelerate) kazanmış, ve daha hızlı yol almış ve ilerlemiş olmaz mıyım? Yani, 2021’de ortaya çıkardığımız sonuçlar, 2020’de ektiğimiz emeğin meyveleri olduğuna göre, üretkenlik “hızımızı” neden salt 2021’e (çıkan sonuçlara) ithaf ediyoruz… Neden önceki adımların, yolculuğun, veya sürecin getirdiklerini olduğu gibi tarafsızca değerlendirmiyor veya hakkettiği değeri vermiyoruz?

 

Bana kalırsa, çoğu yanılsamamız sonuca kilitlenmemizden kaynaklanıyor; yolculuğu ve getirdiklerini kolaylıkla göz ardı ediyor olmamızdan. Öyle ki, hiçbir ürün ansızın ortaya çıkmaz. Gün ışığına çıkmış her bir yapıt arkasında yılların birikimi, emeği ve adanmışlık yolculuğu ile gelir. Nihai sonuç gün yüzüne çıkmak için doğru zaman ve yeri bekler. Son dönemde tanık olduklarımız da, yani Covid-19’un yarattıkları bir Kelebek etkisinden farksız! Her şeyin her şeyle bağlantılı olduğu, en ufak bir olgudaki değişimin alakasız gözüken başka şeylere etki edebileceği felsefesinden bahsediyorum. Hayatımıza giren küçücük bir tetikleyici (Koronavirüsü) ansızın ve beklenmedik şekilde içimizde uykuda bekleyen cevherleri uyandırdı, yılların birikimi ve emeğini harekete geçirdi; ve ardı ardına ürünlerimiz hızlı giriş yapıyormuşçasına etrafa yayılıyor.

 

Diyeceğim o ki, biz 2020 yılını tümüyle yanlış algılamış olabiliriz. 2020 yılı bir koza misali, dünyaya sürüyle yeni bebeğin doğmasına -hem gerçek hem de mecazi, aracı olmuş; üretkenliğin, yeniliğin, yaratıcılığın, değişimin ve dönüşümün beşiğiymiş de yeni fark ediyoruz.

 

24 Ocak 2021

 

 

Biri Beni Gözetliyor!

(Yazarı sesli dinlemek için tıklayın.)

Yeni yıla gireli beri, çok ilginç olayların cereyan ettiği günlerden geçiyoruz. Bu haftaki yazımı henüz taptaze çıkmış kitabıma, ve onun çıkış hikayesine ayırmayı planlıyordum. Ama gel gör ki, şu iki gündür sosyal medyada ve Whatsapp gruplarında dönen mesajları düşününce, olan bitenle ilgili bakış açımı paylaşma arzum ağır bastı; ve #SeninİçinEvimdeydim, Barcelona’dan Shirli başlıklı kitabımın öyküsünü başka zamana bırakmaya karar verdim…

 

Şu bir kaç günde çarpıcı ve dikkatleri kendine çeken neler mi oldu? Öncelikle, dünyanın çeşitli ülkelerinde Covid-19’a karşı aşılamalar başladı; son hızıyla devam ediyor. En çarpıcı olanı, Mart 2021’e kadar İsrail nüfusunun tamamı aşılanmış olacak. Akademisyen ve bilimsel araştırmacı gözüyle bakınca, Pfeizer-Biontech için müthiş bir veri kaynağı diyebilirim. Diğer yandan, bilim ve teknolojik gelişim açısından bakınca, insanlık tarihinde büyük adım olduğu kesin. Fatih Altaylı’nın dünkü yazısında “Bu aşılar kötü olsaydı, emin olun bir vatandaşının canı için dünyayı ateşe atmaya hazır İsrail yaptırmazdı” sözü bunu destekliyor!

 

Dünyanın dikkatini kendine çeken bir başka çarpıcı olay, hatta demokrasi dersi veren diyelim, 6 Ocak günü Washington’da Capitol Hill’e yapılan baskın. ABD’yi demokrasi sınavından adeta geçirten bir sürecin son damlası… Bir Ortadoğu ülkesinde göreceğimiz sahnelere şahit olduk. Asıl ilginci, Türkiye Cumhuriyeti’nin basın açıklaması yayınlayarak Amerika’da yaşayan vatandaşlarına kalabalıklardan uzakta kalmayı önermesi –“Tarafları itidale ve ılımlı olmaya davet ediyoruz. İnanıyoruz ki ABD bu krizi olgunlukla aşacaktır; ve vatandaşlarımıza kalabalıkların yakınına gitmemelerini salık veriyoruz.” Bir Türk vatandaşı gözüyle bakınca daha da ilginç geliyor, zira, bu tür mesajları ABD’nin kendi vatandaşlarına iletmesine alışmıştık. Sizce de ilginç değil mi? Dünya ters yüz mü oluyor acaba dedirtecek kadar ilginç hatta…

 

Ama asıl değinmek istediğim konu, bir furya halinde Whatsapp’ın kişisel verileri toplayacağı ve elinde saklı tutma, gerektiğinde (uygun bulduğunda daha doğrusu) üçüncü partilerle paylaşacağı olgusu! Geçtiğimiz iki gündür, hatta bugün (10 Ocak Pazar) daha yoğun bir şekilde, Whatsapp mesajları ve grupları çıldırmışçasına bu konuyla meşguldu. Asıl paradoks, tüm tartışmaların halen Whatsapp platformundan yürüyor olması! Gülsem mi ağlasam mı halimize…!!!

 

Bilgilerimizi topluyor olması bir konu; bilgilerin bilgimiz dışında taraflara “satılacak” olması ayrı bir konu. Kabul ediyorum, bunlar kulağa son derece korkutucu geliyor. Kişisel hayatın gizliliği bakımından, haneye tecavüzden farksız! Ama bir yandan da, tüm sosyal medya kanallarını kullanmaya başladığımız günden beri kişisel hayat gizliliği diye bir şey kaldı mı? Kendimizi kandırmayalım… Şöyle bir gerçeklik var; yaşadığımız her gün, an-be-an veri üretiyoruz, ve tümü de dijital havuzda toplanıyor. Banka işlemlerimizden, alış-veriş hareketlerimize; GSM telefonuyla bir yerden bir yere gidişimize; uçak, otobüs, toplu taşıma bileti, veya benzin alışımıza kadar her şey dijital havuzda kayıtlı. Özlük bilgilerimizin kaydına değinmeye bile gerek duymuyorum!

 

Teknoloji öyle bir şey ki, işimize gelince –örneğin 10 kuşak geriye nüfus kaydımıza ulaşmak- çok iyi de, bilgilerimizin toplanıyor ve satılıyor olması neden bu kadar korkutucu? 1938-1945 arası teknolojinin bu seviyede olmadığı çağda bilgilerin nasıl toplanabileceği ve yönetilebileceğinin, ve maalesef ki kötüye kullanılabileceğinin örneğini gördük. Nazi teşkilatı, tek tek her hanede kaç Yahudi’nin yaşadığını, kişisel detayına kadar bilgisine hakimdi. Yani diyeceğim o ki, Whatsapp, Facebook, Instagram, vs. henüz yokken, kişisel bilgilerimiz zaten güç ve kontrol sahibi olanların elindeydi. Bu aşamada, kaynayan kurbağadan hiç bir farkımız yok!

 

1949’da yazdığı 1984 kitabında George Orwell adeta bugünleri  dile getirdi… Acaba tüm bunları George Amcanın kitabında yazıldığı için mi yaşıyoruz; yoksa zaten olacaklar bunlar mıydı… Bu sorunun cevabını içinden geçerken veremeyiz. Belki ileride bir gün… Ancak, öyle veya böyle, tek temennim, güç ve kontrolü elinde tutanların sorumlu, insani ve hakkaniyetli davranmaları. Tarih aksini fazlasıyla gösterdi. Hali hazırda tarihin içinden geçerken, Covid-19’la ilgili sürüyle bilinmezlik içindeyken, güç sahibi kişilerin kişisel demokrasi getirme teşebbüsünde bulunurken, kabul ediyorum ki benim temennim bir hayalden ibaret olabilir… Ancak, şunu da biliyorum, ümitten başka bir şeyimiz yok. O da, güç sahibi kişilerin çıkarları dışında da kararlar alabileceği ümidi… bütünün hayrını gözetebileceği ümidi… salt kendi için değil, insanlık için bilgilerimizi kullanacağı ümidi… Bu boş bir ümitten ibaret değil.

 

Neden mi? Yanılmıyorsam 2017’de, Facebook’un yürüttüğü yapay zeka araştırmaları sırasında, iki robotun yürüttüğü iletişim sonucunda, aralarında bilinmeyen ve anlaşılmayan bir iletişim dili türetmeleri, fişi çekmeye neden oldu. Deneyin başındaki bilim insanları ve Facebook’un üst seviye karar alıcılarının bu kararı vermelerinin altında yatan olgu bence korku ve kaygıydı. Bilim kurgu filmlerinde izlediğimiz gibi, robotların gücü ele geçirip insanları yönettiği bir dünya korkusu! Karanlıktan farksız olan korkuyu yok edecek yegane ışık, olsa olsa  sevgidir… Saf, iyi niyeti barındıran, ve önce kendine, sonra yakın çevresine, ardından ulaşamadığı geniş çevresine yönelik insanın insana duyduğu koşulsuz sevgi! Uzun lafın kısası, içimde usul usul yanan ümit alevi de, insanın kendinden daha büyük bir güce yönelik duyduğu korku; ve insanın kendinden başkasına yönelik duyduğu saf sevgi!

 

Laf salatalığı bir kenara, gelecek neler olacağını gösterecek. Dilerim ömrüm bunları görmeye yeter… Bana düşense, bireysel seviyede sorumlu, insani ve hakkaniyetli olmak; bahsini ettiğim saf ve iyi niyetli sevgiyi bir meşale gibi etrafıma yaymak. Bundan başkası aklıma gelmiyor! Haaaa… arada Facebook gibi sosyal medya devleri kişisel bilgilerimi alıp satmaya kalkarsa da, elimden gelen bir şey olmayacağı için, sevgi ve barış değerlerini yayma yoluma devam etmek…  Belki de gerçekten iyilik ve sevginin galip geldiği bir dünya vardır. “Amma da naifsin Shirli” diyebilirsiniz… Olsun! Cani olmaktansa, hatta korkuyla yaşamaktansa, naif olmayı yeğlerim. Bir bakarsınız, robotların fişini çekenler bilgilerimle savunduğum değerleri “satma” teşebbüsünde bulunurlar… Kim bilir… Vivir y ver –(Ladino dilinde yaşayalım ve görelim!)

 

Sevgiyle, sağlıcakla ve güvende kalın!

Barcelona’dan Shirli

10 Ocak 2021

Hoşça Kal 2020…

(Yazarı sesli dinlemek için tıklayın.)

İnanılmaz değil mi? 2020 yılının sonuna geldik… “Böylesi kaotik bir yılın sonunda… iyi ki bitti ve sağ çıktık demek güzel!” dedi bu sabah annem. Haklı! İlk günlerinden başlayarak, ister ciddi ister mizahi üslupla olsun, nerdeyse hepimiz 2020’ye serzenişle ve tükenmişlikle baktık. Doğrudur, 2020 çok hırpaladı; bolluk, bereket, neşe, gezme, ve eğlence beklerken evde karantina, yokluk, darlık, kısıtlanma, sıkıntı, ve kayıplarla burun buruna kaldık. Hayatımızın en zorlayıcı ve şaşırtıcı yılını tam bir serüven gibi yaşadık… Kısa bir araştırma yapılsa, dünya nüfusunun büyük çoğunluğu bu yılı hafızalardan yok etmeyi isteyecektir. Şuracıkta 2021’e iki üç gün kala, aklıma çok eski ve büyülü bir hikaye geldi; ismi Büyü Dükkanı (Yeşim Türköz, 1998).

 

Hikaye uzak diyarlarda bir ülkede, “Büyü Vadisi” olarak anılan bir yerde geçer. Ona bu adı veren ise, vadideki ilginç dükkan ile, bu dükkanda yaşananlardır. Dükkan sahibi ak saçlı, ak sakallı bir ihtiyardır. Dükkanın içi sahibi kadar eski ve bir o kadar düzenlidir. Bir insanın sahip olmak istediği her şey vardır bu dükkanda –isteyip de sahip olamadığı, sahip olup da kaybettiği, veya sahip olduğu ama kurtulmak istediği şeyler… Müşteri istediği her şeyi alma şansına sahiptir, bedelini ödediği taktirde. Bedelin ne olacağı, dükkan sahibi ile müşteri arasında geçen pazarlık sonucu ortaya çıkar.

 

Günlerden soğuk karlı bir kış günü, orta yaşlarında bir erkek müşteri gelir. “Ününüzü çok duydum, uzaklardan kalkıp geldim. Elli beş yaşındayım, yani yolun yarısını geçeli çok oldu; sonuna yaklaştım galiba. Bugüne kadarki hayatımı geri istiyorum. Mümkün mü?” der. Dükkan sahibi “tabii ki mümkün, ancak tam ne istediğinizi anlayabilmem için, bana geri istediğiniz hayatınızı biraz anlatabilir misiniz?” der. Müşteri, hüzünlü gözlerle hayatını anlatmaya başlar: “Geçmiş yaşamımda bir çok hata yaptım. Bunlar için pişmanlık duyuyorum. Yanlış kararlar verdim, kayıplara uğradım. Zamanı hovardaca kullandım. Farkına vardım ki, hayat yanımdan geçip gidiyor. Geriye baktığımda harcanmış bir hayat görüyorum. Lütfen, elli beş yılımı bana geri verin…

 

İhtiyarın “yani, siz pişmanlık duyduğunuz hayatınızı yeniden mi yaşamak istiyorsunuz?” sorusuna, müşteri “elbette hayır; yalnızca kaybettiğim yılları geri istiyorum. Eğer bir şansım daha olursa, aynı hataları tekrarlamayacağım” diye yanıtlar, ve “bana vereceğiniz elli beş yılın karşılığında size ne isterseniz vermeye hazırım.” der. Yaşlı adam ellerini sakallarında dolaştırarak alçak sesle “Beyefendi, siz elli beş yılınızın karşılığında her şeyinizi vermeyi hazır olsanız da, ben sizden bir tek şey isteyeceğim; belleğinizi. Elli beş yılın yaşantısını içinde barındıran belleğinizi istiyorum” der. “Tamam” der müşteri. İhtiyar “Belleğinizi, içindeki her şeyle birlikte bu dükkanda bırakıp gideceksiniz. Elli beş yılın tek bir anını bile hatırlamayacaksınız,” deyince, müşteri sabırsızlıkla, “Daha iyi ya! Her şeye yeniden başlayacağım. Zaten geçmişi hatırlamak istemiyorum ki! Şu dakika belleğimi size bırakıp elli beş yılımı geri alacağım ve dükkanınızı bir daha dönmemek üzere terk edeceğim” deyip pazarlığı sona erdirmeye uğraşır.

 

Yaşlı adam sakinlikle “İsterseniz başka sözler vermeyin. Korkarım elli beş yıl sonra buraya tekrar geleceksiniz. Zira, az sonra belleğinizle birlikte bütün hepsini burada bırakıp gideceksiniz.” der. Müşteri pazarlığın sonuna geldiğini anlar ve bir an duraksayıp geri adım atar. “Sanırım ne demek istediğinizi şimdi anlıyorum. Eğer elli beş yılın bedeli bu ise, pes ediyorum! Belleğimden, yaşanmışlıklarımdan vazgeçemem! Ben bugüne kadarki yaşamımı almak için gelmiştim, ancak bugünden sonraki yaşamımı geri alıp gidiyorum… Size teşekkür ederim.” diyerek kapıya yönelir. Yaşlı adam, “Bir şey değil. Güzel bir pazarlıktı. Hoşça kalın.” diyerek müşterisini uğurlar.

 

Öykü burada biter. Ancak her birimizin yaşamla olan pazarlığı devam eder…  Bu senenin bize yaşattıklarına baktığımda, bize kattıklarından çok bizden alıp götürdüklerini görmemiz, büyü dükkanına giren müşterinin hallerini anımsatıyor bana… Bu yıla ithaf edilen karikatürler ve mizah unsurları da cabası… “2020 yılı, yaşanılan felaketler nedeniyle 2021’e ertelendi… 2020 yılını yaşıma saymıyorum, çünkü hiç kullanmadım…”

 

Kuşkusuz, bu yılı hepimiz kullandık! Tüm “korkunçluğuyla” yer yüzünde yaşayan her bireye çok şey kattı, fırsatlar yarattı, ve dönüşüme vesile oldu. Bir çok şeyi götürdüğü gibi ödüllendirici de oldu. Hayatımızı yeniden gözden geçirmemize neden oldu; isteyip de sahip olamadığımız şeylerden, sahip olup da kaybettiklerimizden, veya sahip olup da kurtulmak istediklerimizden vazgeçmeyi öğretti. Belki de bu yıl, diğer yıllardan çok farklı olarak, kendimiz ve sevdiklerimiz için gerçekte neyin kıymetli olduğunu hatırlattı. Temel ihtiyaçlarımızı karşılama güdüsüyle tüketmeye, ve kendiyle bütünün hayrına fayda sağlama motivasyonuyla üretmeye yönlendirdi bizi.

 

2020’nin armağanlarla dolu olduğunu yıl boyu yaptıklarıma bakınca daha iyi anladım. Ürettiklerimi listeledim ve belki de son 10-20 yılımın en verimli ve üretken yılı oldu. Kayda değer neler mi yapmışım?

  • Koronavirüsünün ilk dalgasında karantinada geçirdiğim günleri anlatan günce niteliğinde bir kitap yazdım (#SeninİçinEvimdeydim, Barcelona’danShirli, Yazardan Direkt yayınevi; bir kaç güne raflarda!);
  • Pozitif Farkındalık köşesinde toplamda 22 yazı yazdım –hepsi IYT bünyesinde ve kendi şahsi bloğumda (pozitiffarkindalik.com);
  • HBR Türkiye dergisinde, Doktora tezimde önerdiğim Çalışan Bütünlüğü (Employee Wholeness) modelini anlatan bir yazı yazdım (Ocak 2020’de raflarda);
  • Pozitif Dergi Mindfulness özel ekinde (Temmuz 2020) yer alan bir röportaja konuk oldum;
  • En az 10 defa televizyonda ana haber bülteninde canlı yayında Barcelona ve İspanya’da Covid-19’a ilişkin son durumu bildirdim;
  • IYT’nin canlı bağlantısıyla Barcelona ve İspanya’daki durumu paylaştım;
  • Türkiye’den Göç Edenler Youtube kanalının röportajında Barcelona’ya geliş ve yerleşme hikayemi anlattım;
  • Tam tamına 50 yaşıma bastım… 
  • Tığ ve iple hayatımın ilk çantalarını yaptım. Toplam dokuz çanta oldu.
  • CampusWIN’in (Türkiye Women International Network – Üniversite ayağı) geleceğin lider kadınlarına “Belirsizliği Yönetmek” konulu söyleşiye konuk oldum;
  • Tutkuyla bağlı olduğum öğretim üyeliği görevime ve öğrencilerime, Covid-19’a rağmen, yeniden kavuştum;
  • Mutfakta yaktığım, ve bazen de lezzetine doyum olunmayacak yemekleri de sayarsak… 

 

Tek kelimeyle “Wow!” diyorum!!! 2020’ye serzenişte bulunursam büyük gaf işlemiş olurum! Büyük şükranla bakıyorum yaşadıklarıma… Evrenin bana bahşettiklerine… Asıl ilgincini söyleyeyim mi? Bir tek ben değilim şükran ve minnet içinde olan… Kimim ki ben, yegâne kısmetli, uğurlu ve “seçilmiş” kul olayım?! Bu süreçten geçen her birimiz ödüllendirilmiş durumdayız. Bir bakın çevrenize! Sosyal medyada paylaşılan çalışmalara göz atın; son dönemde üretilen sanat, müzik, söyleşi, farkındalık arttırıcı panellere alıcı gözle bakın… Evinizde, bir Zoom panelinden diğerine koşturan ve yetişen hallerinizi hatırlayın… Sizce de 2020, tüketimin en az, üretimin ise en had safhada olduğu yıl değil mi? O yüzden 2020 kesinlikle şükredilmesi gereken ve belleğimizden asla ve kata silinmemesi gereken bir yıl!

 

Gönül rahatlığıyla, şükranla, ve huzurla 2020’ye hoşça kal diyorum… Güle güle git 2020… Gittiğin yerde hoşça kal!

Barcelona’dan Shirli

29 Aralık 2020

 

Doğum Günün Kutlu Olsun!

(Yazarı sesli dinlemek için tıklayın.)

Herkesin bir mottosu vardır hayatta; bence olmalı da! Benimkisi, “Hayatın anlamı ve özü, doğum ile ölüm arasında olan bitende gizli. Bize düşen de, hakkını vererek yaşamaktır.” Neye ve kime verdiğimiz öneme, değere bakmalıyız… Enerjimizi en fazla akıttığımız unsurlara bir alıcı gözle bakmalıyız… Bize getirisine, geri dönüşüne, hayatımıza renk katışına daha dikkatle kulak vermeliyiz… Bunlardan biri de özel günlerimiz… Örneğin doğum günümüz….

Doğrusu, “Covid-19’dan dolayı onlarcamızın ölümle burun buruna olduğu bir dönemde, doğum günü ve özel günleri konu almak ne kadar anlamlı geliyor” diye düşünebilirsiniz… Daha dün üç ayrı kayıp haberi almış ve uzak-yakın çevremdekilerin acılarına ortak olmuşken, hala bu satırları yazıyor olmam ilginç; kabul ediyorum! (Bu arada, kayıplardan biri, 13 yaşında Sissy adında bir köpekçik…) Öte yandan da düşünüyorum, madem yaşıyoruz, yaşamın hakkını vermeli, her gün ve anını güzel anılacak şekilde kutlamalıyız! Karanlığa rağmen aydınlık; ölüme rağmen yaşam; kedere rağmen neşe ve kutlama! Budist felsefesinin en çok beğendiğim tarafı da, ölümün ardından yas değil de kutlama yapılıyor olması… O yüzden de, özellikle şu dönemde, içimden doğum günlerinin kutlanmasına değinmek geliyor.

Hiç düşündünüz mü, doğum günlerine verdiğiniz anlam ve ağırlığı? Aranmak, hatırlanmak, tebrik ve temenniler duymak, ve armağanlar almak ne kadar hoşunuza gidiyor? Kutlanmanın haricinde, doğum gününüzde kendinizi özel hissetmeniz için ne yapıyorsunuz; kutlama yapıyor musunuz; o güne özenerek kendinizi şımartıyor musunuz? Peki ya, değer verdiklerinizin yaş gününde ne yapıyorsunuz? Kutlama konusunda genel davranış biçiminiz ne? Geçenlerde (20.11.2020 Cuma akşamı) arkadaşım Selen ile sohbet ederken, nedense bu konuya takıldık, ve üşenmeyip insan davranışını derinlemesine analiz edip kutlama/ma üzerine bir skala oluşturduk… Bunu yaparken bir yandan çok güldük eğlendik, diğer yandan da kendimize dair “ayyy evet yaaaa….” şeklinde uyanışlar yaşadık! Bakalım, siz kendinizi nerede bulacaksınız…

Bir olguya türlü insan davranışı olduğu gibi, doğum gününü kutlama konusunda da türlü davranışlar var. Bizim tespitimize göre, “Doğum günün kutlu olsun” kutlaması 15 tip davranışta tezahür ediyor. Sırasıyla şöyle (15 en üst ve 1 en düşük boyutta kutlama biçimi):

15- Sürpriz parti organize etmek. (Covid-19 ile beraber sürprizler çeşitlendi.  Zoom üzerinden sürpriz toplanmalardan, birleştirilmiş video tebrik mesajlarından kısa film oluşturmalara kadar yaratıcılıkta zengin kutlama biçimleri görüyoruz)

14- Elinde çiçek, pasta veya hediye ile “çat kapı” şeklinde evine baskın yapmak.

13-  Adresine hediye veya çiçek göndermek.

12-  Telefonla görüntülü aramak.

11-  Telefonla normal aramak.

10- Whatsapp ile doğrudan kişiye video’lu tebrik mesajı göndermek.

9- Whatsapp ile doğrudan kişiye sesli mesaj göndermek.

8- Whatsapp ile doğrudan kişiye yazılı mesaj göndermek.

7- Whatsapp ile ortak gruptan yazılı veya görüntülü mesaj göndermek.*

*Çok sevdiğim bir arkadaşım, yıl boyu aksatmadan, Whatsapp grup mesajıyla, her bir üyenin doğum gününü, gününde, hatta bazen 00:00 olmadan kutlamasıyla ünlüdür… (Ünü sadece bundan ibaret değil tabii ki; sosyal sorumluluk, filantropi, ve şeffaf bağışçılık alanında uzmandır kendisi…) Tahmin edeceğiniz gibi, ardından diğer üyelerden patır patır tebrik mesajları geliyor… Bu size tanıdık geliyor mu?! 

6- Sosyal medya hesaplarından (Facebook, Instagram gibi) doğrudan “kişiye özel story” paylaşmak. (Bu yöntemi en çok Z kuşağı uyguluyor)

5- Sosyal medya hesaplarından (Facebook, Instagram gibi) doğrudan kişiye özel mesaj göndermek.

4- Sosyal medya hesaplarından (Facebook, Instagram gibi) kişinin duvarına mesaj yazmak.

3- Sosyal medya hesaplarından (Facebook, Instagram gibi) başkasının mesajın altına “yorum” niteliğinde mesaj bırakmak.

2- Gününde kutlamayı atlayıp, yukarıdaki davranışlardan biriyle bir sonraki gün kutlamak.

1- Her hangi bir kutlama yapmamak! (Bazen bir yıl kutlamak, diğer yıl hiç kutlamamak gibi değişkenlik de gösterebilir)

0- Hiç bir tebrikte bulunmamak, kutlama yapmamak veya hatırlamamak! Sıfır!!!

Yani, şimdi diyeceksiniz, “siz deli kızlar, yapacak bir işiniz yok mu ki bunlara kafa yoruyorsunuz?” Vallahi, deli kızlar olduğumuz doğrudur… Ama kabul edin; tespit ettiğimiz ve skalaya yerleştirdiğimiz insan davranışları da, aynı ölçüde doğru değil mi? Hiç mi kendinizi bunlardan birini yaparken bulmuyorsunuz? Veya çevrenizdekilerin davranışlarını bunlardan biriyle bağdaştırmıyorsunuz? Size ilginç bir saptamada bulunayım mı… Hatta itiraf olsun! Bunları, zaman zaman ve kişiden kişiye değişiklik gösterecek nitelikte, ama kesinlikle nerdeyse hepsini, ben bizzat uyguluyorum desem… Bir davranışı yapıyor olup diğerini yapmıyor oluşum, kişiye daha az veya çok değer verdiğim anlamına mı geliyor? Bir yıl sürpriz kutlama yapıp, sonraki yıl tebrik mesajı göndermem sevgimin azaldığı anlamına mı geliyor? Yooo….!!! Davranışımın doğum günü sahibiyle yakından alakası yok bence… Kendimle ilgili diye düşünüyorum. O dönemin ve günün dinamikleriyle ilgili… kendi duygusal dinamiklerimle ilgili… gündemimde olanların bende yarattığı ağırlık veya hafiflik duygusuyla ilgili…

Özetle, doğum günlerini anmayı ve kutlamayı çok sevenler olduğu gibi, hiç önemsemeyenler de var bu dünyada. Kendince yerinde ve haklı dayanakları var. Hepsine saygı duyuyorum… Bildiğim ve daima savunduğum bir tek husus var ki, hayata bir kere gelmişsek eğer, hakkını vererek yaşamalıyız. Sadece özel günümüzde değil ama her günümüzde, kendimizi ve başkalarını ufak sürprizlerle şımartmalı ve özel hissettirmeliyiz! İşte o zaman, bir kayıp gerçek kayıp olmaktan çıkacak; ve belki de Budist felsefesinin yaşam biçimini içselleştirebilmiş olacağız. Sevdiklerimizin ardından yas değil kutlama yapabileceğiz. Çünkü, bileceğiz ki, yaşamı boyunca o kadar çok kutlama yaşadı ki, doygun ve mutlu şekilde son yolculuğuna gidiyor…

16 Aralık 2020

 

 

Vermenin İnanılmaz Bin Bir Hali

(Yazarı sesli dinlemek için tıklayın.)

Bu satırları, 26 Kasım 2020 Perşembe günü yazıyorum. Bugünün özelliği, Amerikalıların her sene Kasım ayının son Perşembesi kutladıkları Şükran Günü olması. Herkesin ailece toplanıp yemek yediği, sevdikleriyle minnet duygularını paylaştığı, onlara taktirlerini dile getirdiği, ve var oldukları için şükranlarını gösterdikleri bir gün. Her ne kadar başka bir dilde “iyi ki varsın” sözleri olmasa da, onların bunu ifade ettikleri bir günleri var! Benim içinse yılın 365 günü şükranla dolu olduğu için, haliyle 365 günün 24 saati hakkedene değerini veririm, teşekkürümü ifade ederim, sevgimi en derinliğiyle dolu dolu paylaşırım! Etrafıma baktığımda, her daim şükrettiğim ve “iyi ki var, iyi ki varım” dediğim gökteki yıldızlar kadar şeyler var… Bazen dolunayın berraklığıyla görünmez oluyorlar; bazense zifiri karanlıkta gümüş tanecikleri gibi öne çıkıyorlar. Fakat hep varlar! Bilimsel araştırmalar minnet ve şükran duygusunun sağlığa ve mutluluğa katkısını defalarca ispatladı; dahası, salt bu duyguyu tatmak değil, başkasına tattırmanın etkisinin daha da büyük olduğunu vurguladı. Esasında, bu vurgunun içinde çok ince bir nokta yatıyor –o da şükran ifadesinin gelişi, verilişi, ve yarattığı etki!

Kelime oyunlarına girmeden önce –gireceğim ona da, mecbur; anlatmak istediğimi küçük bir hikayeyle renklendirmek, somutlaştırmak istiyorum. Olay küçük bir hastane odasında geçiyor. Beş yaşlarında küçük bir kız çocuğu, hasta olan kardeşine kanını vermeyi kabul ediyor. Doktorların söylemine göre, kendi daha önce bu hastalığı yaşadığı ve kurtulduğu için, kanını verirse kardeşi yaşayacak. Kardeşini öyle çok seviyor ki, ne olursa olsun, yaşamasını istiyor. Gerekli tüm hazırlıklar tamamlanıyor ve iki kardeş yan yana iki yatakta yatırılarak kan nakil işlemi başlıyor. Küçük kız, ara sıra kardeşine sevgi dolu gözlerle bakıyor, kardeşinin yüzüne renk geldiğini gördükçe mutlu oluyor. Bir yandan da, cesur yüz ifadesiyle doktoru takip ediyor gözleri; ama kendi yüzü giderek soluyor, gülümsemesi de sönüyor. Aradan bir saat sonra, küçük kız titrek sesle doktora “ne zaman öleceğim?” diye soruyor. Meğerse, küçücük aklından geçen, vücudundaki bütün kanın alınıp kardeşine verileceği, ve canını kardeşine feda edeceği.

Diyeceksiniz ki, küçük kızın kardeşi için hayatından vazgeçmesi ne büyük bir fedakarlık. Hangi kardeş bir diğeri için kendinden vazgeçer?! Bunu ancak kendi kadar çok sevdiği birinin yaşaması pahasına özünden vermeyi göze alan biri yapar. Bu salt bir vermekten ibaret değil; derin bir fedakârlık veya özveri örneğidir. O halde, sorarım; küçük kızın yaptığı bir fedakârlık mıdır, yoksa özveri midir? Sahi, ikisinin farkı nedir ki? Şöyle… İlk bakışta, küçük kızın yaptığı fedakârlık gibi görünüyor… Kanını vererek kardeşi için yaşamını feda ediyor. Ancak, küçük kızın yaptığı kârdan değil özünden vazgeçmek… Yani, yaptığı kendi yerine kardeşinin yaşamasını gözettiği bir verme… Fedakarlıktan çok daha derin ve içten bir arzunun sonucunda, kendinden veya özünden vazgeçişi içeren bir verme… Kendi için arzuladığı yaşamı sevdiği kardeşine verebilme derinliğinde yatan bir verme… Kendi almış ve yaşamış kadar huzur ve mutluluk yaratacak bir verme… Kendi özünün öneminden çok sevdiğinin önemini vurgulayan bir verme… Kısaca, kendinden ziyade, değer verdiğini düşünme ve özverili (selfless) olmayı içeren saf verme…

Bilmem anlatabildim mi… fedakârlık ile özveri arasındaki farkı… Hayatımızın her anında bir alır bir veririz… Bu alma ve verme işlemi bazen kendi doğal ahenginde seyreder. Öyle doğaldır ki, aldığımızı ve verdiğimizi hissetmeyiz bile. Ancak yarattığı değer öyle müthiş büyüktür ki yabana atılamayacak kadar derindir; alan da veren de onu çok iyi bilir, korur, ve daim kılar! Bazense, alma-verme dengesi şaşabilir, uyumsuz şekilde seyreder; ve kendimizi ya çok fazla verir, ya da çok fazla alır halde buluruz… Sanki kârımızdan feda ediyormuş hissini taşırız; veya diğerin kârına göz dikmişiz gibi hissederiz. Gönülsüzce verme eğilimi içine girebiliriz; ki öyle zamanlarda verdikçe içimizde gönülsüzlük hissi giderek büyür, duygusal iç çatışmaya yol açar. Böyle durumlarda öfke, kızgınlık, ve pişmanlık duyarız… Diğerin gönülsüzce verdiğini gözlemlediğimizde, suçluluk duygusu taşır, verilenin altında eziliriz. Artık verme ve almaktan öte, ilişkiye sırtını dönme ve kapıyı kapama isteğini yaşarız. Oysa, güzel ahenk içinde süregelen bir alma-verme ilişkisi olabilecekken, uyumsuzluk yaşamak ne acı…

İşte bu noktada, ahengin nerede kaybolduğuna bakmalı –onda mı, bende mi? Benim bildiğim, ilişkilerde –ister kendiyle, ister başkasıyla; çıkış noktası daima kişinin kendidir. Her şey kişinin kendinde başlar. Alma-verme denkleminde ben, acaba takındığım tutumla kârımdan feda eden bir ben miyim, yoksa özümden veren bir ben miyim? Hayat süt liman, her şey toz pembe seyrederken bu olgular kendini kolay kolay göstermez. Ama zor anlardan geçerken kimle alış verişimin ahenk içinde olduğunu, kimle zorlamayla yürüdüğünü, kime özümden verdiğimi, kime fedakârlık ettiğimi; aynı ölçüde kim bana özünden veya kârından feda ederek verdiğini daha içten ve açıklıkla görebilirim. Esas iç-görü, her anda veya durumda, olanı olduğu gibi fark edebilmek olsa gerek.

İşte, bu şükran haftasının içinden geçerken, bu aklımdakiler de sonbahar yaprakları gibi rüzgarla beraber sürükleniyor… Bir yandan, çevremdekileri gözlemliyorum; bir birine verdiği temennileri, tebrikleri, değeri, sevgiyi, içtenliği izliyorum… Bir yandan da, şükran ve minnet ifadelerinin yılın salt bir gününe sığdırılmadığı, her güne mal olduğu, ve katlanarak çoğalıp, ucu dokunan herkese zenginlik katmasını diliyorum… İşte benim aklımdan da geçen bunlar…

Hayatımda var olan –ve olmayan, her şeye minnet ve sevgiyle…
Barcelona’dan Shirli
26 Kasım 2020

Menorca’lı Arkadaşımla Sihirli Bir Etkileşim

(Yazarı sesli dinlemek için tıklayın)

Beni yakından tanıyan bilir, martıları çok severim. İstanbul’da doğup büyümüş olmanın en güzel tarafı da, martılarla iç içe yaşama fırsatına sahip olmak. Acaba, martılara ilgim İstanbul’da yaşanmışlıktan mı geliyor; yoksa martılara sevgimden dolayı mı İstanbul’un bu yanı bana çekici geliyor? Kim bilir… Bir gerçek var ki, martılar bana özgürlüğü simgeliyor; başarıya ulaşmayı, imkansızı başarmayı, hayallerime erişebilmeyi, ve her tür koşulda hayatta kalabilmeyi çağrıştıyor. Hem denizde yüzen, hem havada uçan, hem de karada yürüyen bir canlı… Hem vahşi ve özgür, hem de ilginç bir şekilde uysal… Zehir gibi zeki… İstediğini bilen ve onu elde eden…. Şayet bir hayvan olacak olsaydım, herhalde bir martı olmayı seçerdim… Peki ya sorsam… Martı gibi evcil olmayan bir hayvana ne kadar yaklaştınız, ona dokundunuz, veya onunla “sohbet” ettiniz? 50 yıllık ömrümde bir ilki, bir martıyla on dakikalık harika bir deneyim yaşadım… onunla arkadaş oldum desem. Onu okşadım ve onunla konuştum. Asıl can alıcı tarafı, bu etkileşimden bir takım çıkarımlara vardım… Bu yazımın hikayesi de bu!

Martıları araştıracak olursanız, toplumcu olduklarını, birlikte avlanıp çoğaldıklarını okursunuz. Kanat boyları ve fiziksel güçleri sayesinde, hız yapıp uzun menzil uçabilirler… Çok zeki olduklarını ve kendi aralarında iletişim ağıyla bir birlerine bağlıdırlar… Tek eşli olup, hayatları boyunca tek bir eşle beraber olduklarını bilmeyiz… Yemeğe pek meraklı olduklarını biliriz; ancak tek amaçlarının yemek olduğunu, hatta o kadar ki, diğer hayvanlardan ve insanlardan aldıkları yiyecekleri tüketebilir hale getirmek için stratejiler geliştirebildiklerini de bilmeyiz… Bu becerilerini ve yemek uğruna insanlarla iletişime açık oluşlarını bundan bir ay önce, Menorca adasında, tanıştığım “arkadaşım” martı ile anladım… İtiraf ediyorum, eşsiz bir deneyimdi!

Ekim ayının ilk yarısı… Menorca adasının Cala Galdana plajındaydık.. Plaj neredeyse bomboş… toplam 2 aileyiz… koy adeta martılar ailesine kalmış… Yanımıza geliyorlar, etrafımızda dolanıyorlar, yemek istiyorlar… Besleme güdüsü bir yana, bir martıyla bu kadar yakın temasa gelmişken, benim için kaçırılmaz fırsat! Haliyle, yanımda ne varsa paylaşma isteği uyandı… Başta fıstıkları azar azar yakınıma atıyor, matının yemesini izliyordum… Her seferinde biraz daha yakınıma atıyor, bana yaklaşır mı diye merakla bekliyordum… En sonunda, elimden, sonra avucumda, ve en son parmak uçlarımdan besler oldum… Sanki kelimeler olmadan, o beni ben de onu anlıyor, alış-veriş içindeydik.

Esas hikaye bundan sonra başladı. Bir ara boş bulunup arkamı döndüğümde, arkadaşımı şezlongumun üstünde, fıstık paketini dağıtmış, açık büfe misali keyfince gagalayarak yiyordu. Ben de, hiç vakit kaybetmeden yanaşıp kafasını okşadım… Tabii ki de kaçtı! Kaçırttım hayvanı… Ancak, ikimiz de biliyorduk ki, onun aklı fıstıklarda, benim de aklım ondaydı. Doğaçlama ve davetkar bir halde “geeel… geeel…. gel gel gel…. gel… yapmayacağım sana bir şey, sadece okşayacağım seni… gelicen mi… bak burada mama vaaaar…hadi gel…” deyiverdim. Zeki şeker şey, tabii ki geldi… O bir yandan yerken ben yine onu okşamaya yeltendim. Tabii ki, yine uzaklaştı! Bu sefer, ona güven verici bir tonla “tamam bir şey yapmayacağım, gel ye… gel ye! Gel buraya… gel bak burada… gel gel… dokunmayacağım sana…” dedim… Kararsızlık ve tereddütle etrafını kolaçan etti, göz ucuyla bana bakıp hedefe yeniden kilitlenip fıstıkları teker teker son hızla tüketti… Ardından boş paketi gagalayıp devamını araştırdı… Bir şey çıkmayacağını anlayınca, aramızdaki iletişimi sonlandırdı. (Olayı bu linkten izleyebilirsiniz…)

Bu olayda, bir martıyla yakın temas içinde olmanın “sihirli” tarafı dışında, beni düşündürten ve bana “wooow” dedirten kısım, onunla iletişim kurmuş olduğumuz şekildi. İspanyolca ve Katalanca dillerinin hakim olduğu bir adada, onunla Türkçe konuşmuş olmama rağmen, adeta beni dinledi, hatta söylediklerimi anlamış gibi davrandı. Sonuçta, korkup ve vazgeçip uzaklaşabilirdi de… Ama hayır! Ses tonum ve söylemimi takip eder gibi, her dediğime kulak verdi ve uyguladı. Bir ara “yoksa göçmen Türk martısı olabilir mi bu…” diye aklımdan geçirmedim değil… Hayalperest değil de olaya gerçekçi bakacak olursam, net olan şu ki, benim enerjim, kendi enerjisi, ve karşılıklı motivasyonumuz neticesinde bu martıyla bu şekilde etkileşimde bulunduk. Bu yaşadığımın tesadüf olduğunu düşünmüyor, aksine, gerek martının gerekse benim bilinçli seçimlerimiz neticesinde cereyan ettiğine inanıyorum. Yani, martı da ben de, ayrı dil veya ayrı doğaya sahip olmamıza rağmen, bu alış-verişi yaşamayı seçtik, bir birinin enerji alanına odaklandık, ve iletişim kurduk.

Bir martıyla böylesine bir deneyim benim için ilkti. Ancak, iletişim inceliklerini ve olmazsa olmazlarını Barcelona’ya gelişimden beri defalarca deneyimlediğimi söyleyebilirim… Henüz kıt İspanyolcamla sokaklarda, belediyede, nüfus idarelerinde, otobüste, kafelerde, vs. insanlarla etkileşimim esnasında, ortak dilimizin kıtlığına rağmen derdimi anlatabildim! Onları anlamayı başardım! Ortak dilden bağımsız, tarafların bir birini anlamaya gerçek anlamda istekli ve hevesli olduğunda, ne yapıp edip anlaşabildiklerini gördüm… Diyeceğim şu ki, etkili iletişimin inceliği tarafların kullandığı dilde değil… kelimelerinde de değil. Asıl sihir, içten dışa vuran enerjide… niyette… motivasyonda… karşılıklı kazan-kazan alanında… şefkat ve sevgiyle alma ve vermede!

Şefkat ve sevgi dolu bir hafta olsun!
18 Kasım 2020